RUH İNSAN CİN

AHMED HULÛSİ

 

 

İÇİNDEKİLER

SUNU

10.BASKI İÇİN...

8.BASKI DOLAYISIYLA...

5. BASKI DOLAYISIYLA...

İNSAN BEDENİNDEN...

"MELEKLER"

4. BASKI İÇİN ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR...

DİN VE BİLİM

BEŞ DUYUSUYLA  TV   DALGASINI ALGILAMAKTAN ÂCİZ İNSAN!.

IŞINLARDAN OLUŞAN EVREN,  "VARSAYIM ÇOKLUK"!

"RUH" NEDİR ? 

"RUHU  İNSÂNÎ"ye gelince...

"İNSAN"YAPISI VEÖZELLİKLERİ

İNSAN

RUH

BEDEN

 "CİN"LERİN YAPILARI  ve ÖZELLİKLERİ

CİN

CİN ÖMRÜ UZUNLUĞUNUN BİLİMSEL AÇIKLAMASI

ve ÇOK KISA ÖMÜRLÜLER

KUR`ÂN  ve HADİSLERE GÖRE "CİN"

ÂYETLERİN  AÇIKLAMASI

CİNLERLE İLGİLİ BAZI HADİSLER

HADİSLERDEN ÇIKAN HÜKÜMLER

BAZI İSLÂM DÜŞÜNÜRLERİNİN GÖRÜŞLERİ

CİNLERİ  İNKÂR EDEN MÜSLÜMANLARIN DURUMU

CİNLERİN ALDATMA VE YÖNETME  SİSTEMLERİ

CİNLERİN KENDİLERİNİ  TANITARAK İLETİŞİM KURMALARI

CİNLERİN  FARKETTİRMEDEN İNSANLARI YÖNETMELERİ

ÂHİR ZAMAN MEHDİ (!) VE İSA (!)sı AHMED KADYANİ

MEHDÎ ve  "MEHDÎ"LİK

"MEHDÎ"LER(!) NİÇİN ÇOĞALDI?

BAZI VELİLERİN  "MEHDÎ" SANILMALARI

CİNLERİN, DEĞİŞİK NAMLARLA  İNSANI YÖNLENDİRMELERİ(İslâmî yoldan)

CİNLERİN, SPİRİTİZMA  MASALIYLA İNSANLARI YÖNETMELERİ

DECCAL ve DECCALLIK HAKKINDA

"CİNCİ"LİK ,"BÜYÜCÜ"LÜK

"OKUMA"NIN  CİNLER ÜZERİNDEKİ  TESİRİ

REENKARNASYON ( TENÂSUH ) ALDATMACASI

BU ÂYETLERİN AÇIKLAMALARI

RÜYALAR

DÉJA VU`LER

EKMİNEZİ (Ecminesis)

YAŞAYAN KİŞİLERİN HATIRLADIKLARI  ESKİ(!) HAYATLARI

KONUMUZ: "UZAYLILAR"!

"UZAYLILAR" KONUSUNUN BİLİM ADAMI MEVCUT DEĞİLDİR

BU ESER HAKKINDA SON SÖZÜMÜZ

EK BÖLÜM 

UZAYLILARIN     İÇYÜZÜ

GERÇEKTEN GÖRÜŞÜLÜYOR MU? KİMLERLE GÖRÜŞÜLÜYOR?

MEDYUMLAR ACILIĞIYLA GÖRÜŞÜLEN VARLIKLAR KİMLERDİR?.

ÖZELLİKLERİ NELERDİR?.

NİÇİN, "CİN" OLDUKLARINI SAKLIYORLAR?

KENDİ AÇIKLAMALARINA GÖRE "CİNLER"

"CİNLERİN EN BÜYÜK ALDATMACASI, "UZAYLILAR"!

"MUHAMMED, ALLAH RASÛLÜ  DEĞİLDİR" !!!

"MUHAMMED MUSTAFA, MUSTAFA KEMAL ; UZAYLIDIR (CİNDİR)"!!!

KIYÂMET GELMİŞTİR !!!

TANRILAR, TANRILAR, TANRILAR!!!. RAB`lar... RAB`lar... RAB`lar!!!.

CİNLERİ TANITAN DÖRT ÖNEMLİ ÖZELLİK

HER TOPLUMA, İNANÇLARINA GÖRE HİTÂP

"ŞEYTAN, KORUYUCUDUR"!!!

İŞTE, BİR SÜPER ŞEYTANLIK ÖRNEĞİ...

UZAYLILARIN (CİNLERİN)BEDENLENMİŞ ALLAH`LARI !!!

"UFO"LAR, UÇAN DAİRELER

ALDATMACA, ALDATMACA...KANARSAN!...

FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ OLMAYAN, TARTIŞMANIN YASAK OLDUĞU HÜRRİYET ORTAMI !!!

REENKARNASYON-TENÂSUH!..HİND FELSEFESİ

ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ

UZAYLI ÇARPITMASI

UFO`LARDAN TEBLİĞLER!!!

KORUNMAK iÇİN NE YAPMALI?         

KORUYUCU DUA

 

 

 

 

 

Hitâbımız, herkese anlayışıncadır!

 

v   

İDRÂK’ın yüceliğine eremiyorsanız,

İNKÂR’ın basitliğinden sıyrılınız!

 

v   

“KOZA”nızın dışındaki canlı türlerini ve iletişiminizi merak mı ediyorsunuz?..

Lütfen devam edin okumaya...

“Sadece İblis secde etmedi.Çünkü o, CİN idi.” (Kehf 50)

“Oysa Allah şeytânî(CİNE) lânet etmişti!. Şeytan da, kullarından bir kısmını kendime topluluk edinip; onları gerçekten saptırıp; gerçeklemeyecek hayâllere, aslı olmayan boş zanlara düşürüp aldatacağım.

Kim Allah’ı bırakıp şeytanları (imansız CİNLERİ) dost, hâmî edinirse, kesinlikle zarara ve hüsrana uğrar!.

Şeytan onlara vaadlerde bulunur, olmayacak hayâllere düşürüp, aldatır; şeytanın (imansız CİNLERİN) vaadleri ancak aldatıcı şeylerder.” (Nisâ 118-120)

 

v    

 

Eûzü Billâhii mineş Şeytanir raciym

Bismillahir Rahman’ir Rahîym

 

v       

 

SORU , İLMİN YARISIDIR!

 

Hz.Muhammed(s.a.v)

 

v    

Rabbî innîy messeniyeş şeytânu binusbin azâb; Rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyât^ıni ve eûzu bike en yahdurun. Ve hıfzan min külli şeytânin marid.

 

Sad:41- Mü’minun: 97-98-Saffat:7

 

 

 

SUNU

 

“UZAYLI”ların ve “RUH”

çağırma olaylarının İÇYÜZLERİ

 

Ruh ve yapısı hakkında duymadığınız gerçekler

İnsanın yapısı hakkında hiç yazılmamış bilgiler

Melekler hakkında bilimsel açıklamalar

Uzaylılar kimlerdir, nereden geliyorlar, gayeleri nelerdir?.

Kur’ân ‘a göre insanların EKSERİYETİ cinlerin hükmü altındadır; niçin, nasıl?

Her şehirde birkaç  “MEHDΔ var!!!. Niçin kendilerini “ MEHDΔ sanıp, çevrelerindekileri de istemeyerek yanlış yollara sürüklüyorlar!.

SİGARA’nın beyine en büyük zararı yanısıra cinlerle bağlantısı ne?

Sigarayı terketmekten âciz süper mürşitler!!!.

Büyü nedir? Hangi sisteme dayandırılır?

Türkiye’de ve Dünyada konusunda TEK kaynak kitap, 1972 ‘den beri...

 

KİTSAN

 

 

 

 

10.BASKI İÇİN...

 

 

1972 yılından beri konusunda Türkiye`de ve DÜNYADA tek kitap olan bu eseri hazırlamayı bize nasip ettiği için Rabbime şükürden âciz olduğumu ifade ederek satırlarıma başlıyorum.

 

Biz 70`lerde "CİN"lerden sözederken kimse bu konuya inanmıyordu.. Bugün ise televizyon kanalları "CİN" olaylarından ve "CİNCİ"lerden geçilmiyor!..

 

Kimine "medyum", kimine "falcı", kimine "büyücü" denilse de; kitabı okuduğunuzda farkedeceğiniz üzere tümü de "CİNCİ"dir ve "CİN"lerle iletişim hâlindedirler!..

 

"CİN"lerin insanları nasıl etkilediğini; neden insanları etkileri altına aldıklarını ilerideki sayfalarda okuyacaksınız... Bu kitabın size kazandıracağı en büyük özellik ise, "CİN"lerden korunma yolunu öğrenmek olacaktır...

 

Daha yüzbinlerle baskı yapacağını umduğumuz bu kitabın tüm insanlara yararlı olmasını Allah`tan niyaz eder; nice bilinçli ve "CİN"siz günler dilerim efendim!.

 

AHMED HULÛSİ

10 Temmuz l993

ANTALYA

 

 

 

8.BASKI DOLAYISIYLA...

 

Değerli dostlarım...

 

Çok kısa süre içinde 8. baskıya ulaştık büyük ilginizle... Biz de bu ilginize karşı, oldukça kapsamlı, "UZAYLILAR" bölümünü kitabımıza ekleyerek hizmetimize devam ediyoruz..

 

"UZAYLILAR"ın verdiği iddia edilen kutsal kitap(!)ın İslam Dini açısından, tenkidini 17 gün süreyle Bugün Gazetesinde yapmıştık. "ALTIN ÇAĞ BİLGİ KİTABI" denen bu tebliğlerin tamamiyle "CİN" aldatmacası olduğunu bu yazı dizisinde orijinal örnekleriyle verdik..

 

Umarım, "CİNLERİN" insanları, "UZAYLILAR" adı altında hazırladıkları bir masalla nasıl İslam Dini’nden uzaklaştırmak istediklerini en anlaşılır hâliyle idrâklar önüne sermişizdir...

 

Bu baskıdan itibaren, eski baskılarda bulunan resimleri, fazla bir yararı olmadığını ve kitabı gereksiz şişirdiğini düşünerek kaldırıyoruz; umarım bu hâliyle çok daha fazla beğeni kazanır.

 

Yeni kitaplarımızda buluşmak üzere nice mutlu yarınlara...

 

 Ahmed Hulusi

1.11.1991

 Antalya

 

 

 

5. BASKI DOLAYISIYLA...

 

BU kitabımızın ilk 10 binlik baskısının yapıldığı 1972 yılından beri yaradılış sistemi ve sırları hakkında pek çok ihsâna nâil olduk...

 

Bunların bir kısmını "İNSAN ve SIRLARI" isimli 1986 yılında yayınlanan kitapta; diğer bir kısmını da l989 sonunda yayınlanmış olan "Hazreti MUHAMMED`in AÇIKLADIĞI ALLAH" isimli kitaplarımızda açıkladık..

 

Bu kitabın konusunu ilgilendiren, bazı konuları da, bu kitaba bırakmayı tercih ettik..

 

"RUH", "UZAYLILAR", "MELEKLER" ve "İNSAN"ın ölümötesi yapısı hakkında, bu baskıda, geçmiş baskıdakilere oranla hayli geniş detaylar bulunduran bilgileri size sunmaya çalıştık..

 

Mevlâna Celâleddin`in çok sevdiğimiz, prensiplerimize uyan bir deyişi vardır ki, anlam olarak şöyledir:

 

"Düne ait ne varsa, dünde kaldı cancağızım;

 

  Bugün artık, yeni şeyler söylemek lazım!.."

 

Evet, bu güne kadar çıkmış eserlerden anlamış olabileceğiniz gibi, AHMED HULÛSİ, dünün tekrarı ile vakit geçirmeyi hiç sevmez!.

 

İnsanların bağışıklık kazanmış olduğu için değerlendiremediği bilgileri, anlatımları, fikirleri tekrar etmek O`nun prensibi değildir!..

 

AHMED HULÛSİ bir hoca değildir!..

 

AHMED HULÛSİ bir şeyh değildir!...

 

AHMED HULÛSİ bir din adamı değildir!..

 

AHMED HULÛSİ yaklaşık 30 yıl evvel bir inkârcı iken, "ilâhi uyarı" sonucu olarak, objektif bir şekilde "din" araştırmalarına başlamış; herkesin üzerinde mutâbık olduğu kaynak tefsirlerden ve "Kütübü Sitte" hadislerinden yola çıkarak; tasavvufu en ince ve hassas noktalarına kadar, gerekli uygulamalarına hizmet vermek sûretiyle yaşamış; daha sonra da çağdaş bilim verileriyle, Din’deki mecâzları birleştirme yoluyla, günümüzün ihtiyacı olduğunu düşündüğü sentezi meydana getirmiştir..

 

AHMED HULÛSİ`ye göre, "DİN tümüyle komplike bir, SİSTEMDİR"!..

 

Bu sistem, kendini bu konuya vermiş  vasat bir akıl tarafından rahatlıkla anlaşılabilir bir sistemdir.. Çünkü gerek Kur`ân-ı Kerim ve gerekse hadisi şerifler açıklanmadık hiç bir konu bırakmamışlardır..

 

Mühim olan, verilen şifreleri çözebilmektir!...

 

Öyle ise kâmil akıl sahibi kimseye düşen iş, kendisine hîbe edilmiş olan bu ilim hazinesini değerlendirmektir..

 

Evet, Ahmed Hulûsi`nin bu ve bundan sonra çıkacak olan diğer kitaplarında "DİN" olgusunu çağdaş bir anlayışla, ve hattâ çağ ötesinde  değerlendirilebilecek bazı açıklamalar ile bulacaksınız..

 

İnşaallah, Dinde reform değil; Dini ANLAMADA, yeni bakış açısı ve  anlayış getirecek olan bu düşüncelerimizle, sizlere faydalı olmayı ALLAH takdir eylemiştir !.

 

Evet, şimdi gelelim, ilkel akılların inkâr ettiği, varlığını bir türlü içine sindiremediği ve bu yüzden de "KUR`ÂN"ı kabul etmez duruma düştüğü "CİN" ve "UZAYLILAR" ile ilgili bazı ön bilgilere...

 

"CİN" ismi geçtiği zaman hemen hemen hepimizin içine düştüğü çok büyük bir yanılgı mevcuttur...

 

Bir kısmımız şöyle düşünür;

 

Kısa boylu -70, 90 cm civarı-, ayakları ters, kulakları uzunca, gözbebekleri kedininki gibi dikine bakan; çok serî hareket edebilen; her kılıkta görülebilen erkek veya dişi varlıklar...

 

Bir kısmımız da şöyle düşünür;

 

Beyinde belirli bozuklukları olan kişilerin görmüş olduğu halusinasyonlar!..

 

Peki bu işin gerçeği nedir?...

 

Önce kesinlikle bilelim ki, ya megaloman, paranoyak, şizofren gibi bir tür akıl hastasıdır... Ki bunun sonucu olarak dünyanın en üstün ve her şeyi bilebilen yegâne kişinin kendisi olduğunu sanır... Ya da öğrenip, düşündükleri yanısıra, henüz bilemediği pek çok şeyin olabileceğini de itiraf edebilecek kemâl sahibidir...

 

İnkâr, ilkellikten; haddini bilmek ise, kemâlâttandır!..

 

İlkelliği yüzünden inkâr ettiğini, ertesi gün ilmi veya tekniği geliştiği için kabul etmek zorunda kalan sayısız öylesine birimler mevcuttur.. Öyle ise, bütün bunlardan ibret alalım ki, ibret olmayalım!.. 

 

Bilelim ki...

 

En büyük hatayı, bizim gibi, maddi dediğimiz beden sahibi UZAYLILARI düşünmekle yapmaktayız!.

 

İkinci en önemli hatamız ise geçmişe ve yanlış şartlanmalara bağımlı olarak, manaları değerlendiremeyip, şekilde ve kelimelerin yüzeyinde BLOKE olmamızdır..

 

Mesela "CİN" kelimesini duyduğumuz anda, son derece ilkel bir biçimde hemen inkâr ediveriyoruz.. "olmaz böyle şey, uydurma, saçma bunlar" deyiveriyoruz...

 

Oysa, araştırsak bu konuyu, belki bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenecek; cevabını araştırdığımız bir çok şeyin çözümüne ulaşacağız..

 

Şimdi elimizden geliyorsa, beynimizi şartlanmalarla bloke durumundan kurtarıp, geniş kapsamlı ve önyargısız düşünmeye çalışalım...

 

 

 

İNSAN BEDENİNDEN...

 

 

İnsan bedeninden yola çıkalım...

 

Biliyoruz ki insan bedeni trilyonlarca hücreden oluşmuş bir bileşik yapıdır.. Bu yapıda faaliyete hakim olan güç ise bio-elektrik sistemdir..

 

Kezâ beynin tüm faaliyeti dahi hep bu bio-elektrik enerji ile oluşur ve devam eder..

 

Geçmiş yıllarda ve asırlarda, beyin faaliyetini oluşturan bu bio-elektrik güç bilinmediği için, meselenin çözümünden uzak kalınmış ve benzetme yollu tanımlamalar ile konuya yaklaşılmaya çalışılmıştır..

 

Eski klasik anlayışa göre bir "cansız et-kemik beden"; ve bir de buna "can" veren, dışarıdan bir yerden gelip bu bedenin içine giren "RUH" anlayışından sözedilirdi ki; insan bedeninde ortaya çıkan "şuur-bilinç" bu ruhta mevcut sanılırdı...

 

Oysa işin gerçeği, aslı bu değildir!..

 

"CAN" yeryüzünde ve evrenin her noktasında mevcuttur!..

 

"CAN" denen şey aynı zamanda "şuur-bilinç" kelimesiyle işaret edilen mânânın ta kendisidir.

 

Dolayısıyla, yeryüzünde ve evrende "CANSIZ ve BİLİNÇSİZ" tek bir şey mevcut değildir!..

 

Ancak çok önemli olan şu hususu gözden kaçırmayalım;

 

Bizim beynimiz, 5 duyu ile bloke olmuş bir halde düşünürken, elbette kendisinden gayrı canlı ve şuurlu varlık kabul etmeyecektir!..

 

Zira beyin, içinde bulunduğu bloke durum  nedeniyle, 5 duyu verileri ötesindeki verileri değerlendirmeye almıyacaktır... Ki bu durum da, tüm hayvanlarda olduğu gibi, sadece 5 duyu verilerine bloke olmuş bir çalışma sistemi içinde olmasından ileri gelmektedir..

 

Oysa, 5 duyuya bloke bir beyne göre, ne televizyon görüntülerini meydana getiren dalgalardan, ne radar dalgalarından, ve ne de bugün varlığını kolaylıkla tesbit ettiğimiz, ancak 5 duyu sınırları içinde kaldığımız takdirde inkâr etmek zorunda kalacağımız pek çok şeyden sözedemeyiz..

 

Bilelim ki...

 

5 Duyu bize, tümel varlıktan, belirli kesit örnekleri alabilmemiz için verilmiştir!.

 

Ancak bizler, büyük bir yanılgıya düşmüş; kesit örnekleri alıp bunlardan, tümü değerlendirebilmemiz için verilmiş olan 5 duyu yani kesitsel algılama araçları ile BLOKE olmuş ve neticede her şeyi sadece 5 duyu ile algıladıklarımızdan ibaret sanmışız...

 

Santimetrenin trilyonda birindeki dalgaboyundan oluşmuş varlıklardan, kilometrelerce uzunluktaki dalgaboyuna kadar çeşitli anlamlar ihtiva eden evrendeki sayısız varlık skalasından bizim bugün bilebildiklerimiz, okyanusa oranla bir damla bile değildir..

 

Hâl böyle iken, bizim, hâlâ, tüm canlılar ancak 5 duyu kapasitemizin içindekilerden ibarettir, ötesi olamaz; gibi çağdışı düşüncelere saplanıp kalmamız, çok büyük geri kalmışlık örneği oluşturmaktadır..

 

DÜŞÜNSEL BOZUKLUK olan "EVRENDE!" hükmünü bir yana bırakıp, içinde yaşadığımız sisteme göre konuşmak gerekirse...

 

Atomüstü boyutun "CANLI"ları olan tüm moleküler birimler ile, atomaltı boyutun "CANLI"ları olan tüm dalga birimler esasen "CANLILAR EVRENİNİN" sadece belirli skalalarını oluşturmaktadırlar.

 

Atomaltı boyuta ait dalga bedenli canlıların tümü dini terminolojide "MELEK" ismiyle tanımlanmıştır...

 

Esasen tüm canlılar dini kaynaklarda iki ayrı yapıda özetlenmiştir:

 

"MELEKLER" ve "İNS ve CİN"...

 

Atom boyutundan salt enerji boyutuna kadar, tüm dalga ve kuantsal  yapı "MELEK" kelimesiyle; dalga üstü yapılar da "İNS ve CİN" diye târif edilmiştir...

 

"CİN" kelimesiyle işaret edilen "UZAYDAKİ VARLIKLAR" daha sonra da detayları ile anlatacağımız şekilde, dalga bedenle varolan, bir tür "HOLOGRAMİK" varlıklardır.

 

Aynı şekilde, "İNSAN RUHU" dahi, insan beyninin üretmiş olduğu dalgalardan oluşan bir tür "HOLOGRAMİK DALGA BEDEN"dir!..

 

İnsan bedeninde nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve gereğini ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da birleşerek, beden dediğimiz üst yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de bedenüstü bir varlık olan "İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ" meydana geliyorsa...

 

Aynı biçimde atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıklarından oluşan sistemik, galaktik, ve galaksiler bileşiği "CANLI BİLİNÇ SAHİBİ" özgün varlıklar da sözkonusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı "MELEK"lerdir!..

 

 

"MELEKLER"

 

 

Esasen yaşamda varolan her şey, "CAN"lılığını ve "BİLİNCİNİ" bahsetmekte olduğumuz "MELEK"lerden alır..

 

Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları, nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; "insan" veya "hayvan" veya "cin" dendiğinde de, onların alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya "MELEK" denir..

 

Bu yüzdendir ki, insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir..

 

"CİN" denilen varlıkların "melek"lerle karıştırılmasının, "şeytanın" ise "melek" olarak sanılmasının sebebi de, yine bu özelliğin iyi farkedilememesidir..

 

ÖZÜ itibariyle "melek", bileşiminin oluşturduğu yapısı itibariyle "CİN" olan "İBLİS"in halk ve hattâ bir takım hocalar tarafından "başmelek" diye zannedilmesine yolaçan yanlış anlama buraya dayanmaktadır.

 

Kur`anı Kerim’in "Kehf" Suresinin 50. ayetinde bu gerçeğe şöyle işaret edilmektedir...

 

"ANCAK İBLİS SECDE ETMEDİ CİNDEN OLDUĞU İÇİN !.."(1)

 

***(1) Bu konunun detayı ve deşifreli açıklaması "AKIL ve İMAN" isimli kitabımızdadır

 

Evet, "CİN" sınıfı genelde, "İNSAN" sınıfına secde etmemiştir!... Etmez de!.. Zira, yapısal olarak insandan pek çok üstün özelliklere sahiptir... Burada secdeden murad, üstünlüğünü kabul etme ve boyuneğmedir.. Yoksa önünde eğilip de başını toprağa koymak değildir..

 

Evet...

 

"MELEKLER" canlı-cansız diye göresel bir biçimde ayırdedilen her şeyin aslını ve orijinini meydana getirdikleri gibi; ayrıca çeşitli ölçülerde ve boyutlarda canlı-bilinçli varlıklar olarak da mevcutturlar..

 

Meleklerin insanlar üzerinde nasıl tasarruf ettikleri çok merak edilen bir konudur..

 

Meselâ Azrail isimli canlıların "ölüm"üne vesile olan melek... Sorulur... Tek midir, çok mudur?... Bir anda sayısız canlıyı nasıl öldürür?...

 

Bunu basit bir misâl ile açıklamaya çalışayım.. Uranüs’e gitmekte olan gök aracı, NASA merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile yönlendirilmekte veya çeşitli işlevlere hazırlanmaktadır..

 

Bunun gibi yörüngemizdeki sayısız uydular, hep NASA merkezi tarafından gönderilen radyo dalgaları ile yöneltilmektedir...

 

İşte, Azrail isimli melek de, yaydığı dalgalar ile, beyinlerdeki bir tür kontağı etkilemekte ve "ölüm" denilen beynin durmasını oluşturmaktadır... Nasıl, NASA`nın bir merkezden yaptığı yayın aynı anda binlerce uyduya ulaşıp hükmünü icra ediyorsa, Azrail`in yaptığı yayın da, aynı anda binlerce alıcı tarafından algılanarak gereği oluşmaktadır..

 

Azrail gibi diğer bütün melekler dahi yaymış oldukları dalga yayınlar ile beyinleri veya daha derinlemesine söyleyelim genetik dizinleri ve hattâ "ruh" dediğimiz "dalga bedenlerin beyinlerini" etkileyerek hükümlerini uygularlar...

 

Belirli bir şekli olmayıp, soyut yapılı salt bilinç melekler olduğu gibi; belirli sûretleri olan melekler dahi ehlinin bildirdiklerine göre mevcuttur...

 

İnsan bedeninin nasıl bir "RUH"u var ise, yıldızların ve takımyıldızların dahi birer ruhu vardır ki, gene bunlardan da dinde "melek" kelimesiyle bahsedilmiştir...

 

Ayrıca, her bir gezegen veya yıldızın -ki buna Güneş de dahil- kendine özgü canlıları vardır ki, bunlar da gene "melekler" sınıfı içinde yeralmışlardır..

 

Meselâ Güneş`in kendine has canlıları vardır... Güneş`in yapısına uygun bu canlıların adı dini terminolojide "ZEBÂNÎ"dir!... Bu isim onlara, oraya gidecek "insanlara göre" verilmiştir..

 

Ellerine düşen varlıkları "zebûn edici" yani aşağılayıcı, horlayıcı, onlara istedikleri her şeyi yapacak özellikleri dolayısıyla bu şekilde isimlendirilmişlerdir...

 

Esasen bu varlıklar, kendi başlarına kötü varlıklar değillerdir... Güneş içinde yaşamaları ve orada meydana gelmeleri sebebiyle son derece güçlü, bize göre lâtif, hareket kâbiliyeti son derece yüksek varlıklardır... Dışarıdan, güneş içine gidecek olan "ruhlar" ise, yer çekimi Güneşe göre son derece düşük olan Dünyada meydana geldikleri için orada büyük bir zayıflık ve güçsüzlük içinde olurlar...

 

Çeşitli hadislerde, cehenneme gidenlerin bedenlerinin çok büyük oluşundan sözedilmesi ve orada ancak sürünerek hareket edebileceklerinin ifade edilmesi, hep düşük yeryüzü çekim alanından çok çok yüksek Güneş yerçekim alanına gidilmesi dolayısıyladır..

 

Keza Güneş`e gidecek "CİNLER" dahi düşük seviyeli dünya yerçekimine göre yapılandıkları için, cehennem tâbir edilen bu ortamda ora halkından büyük eziyet görür halde olacaklardır...

 

Güneş gibi tüm yıldızların ve sistemlerin dahi kendine has orijinal canlı-bilinçli varlıkları vardır; ve olması da elbette ki gereklidir...

 

Ancak ne var ki biz, çok büyük bir yanılgıyla, her yerde kanlı-canlı, etli-kemikli, insansılar arıyoruz ki, bu da tümüyle yanlış hedefler peşinde ömür tüketmemize yolaçmaktadır..

 

Evet, Şimdi ana metnimizdeki "RUH", "İNSAN", "CİN" ve "UZAYLILAR" hakkındaki düşüncelerimize geldi...

 

Buyurun o bölümlere...

AHMED HULUSİ

21.1.1990

ANTALYA

 

 

 

 

4. BASKI İÇİN

        ÖNEMLİ  AÇIKLAMALAR

 

 

  Değerli okuyucularım;

 

   Kitabımızın 1972 de ilk, 1974 de ikinci, 1986 da üçüncü baskılarını yaptıktan sonra, aşırı isteklere rağmen dördüncü baskısını uzun bir süre geciktirdik.

 

Bunun sebebi, o günlerden sonraki çalışmalarımız içinde, çok daha detaylı gerçeklere muttalî olmamızdı... Kitaba birçok ilave bölüm koymamız gerekiyordu!.. Ancak zaman içerisinde gördük ki, bütün bunlar başlı başına bir kitap konusu olacak düzeyde idi. Bu defa bu kitabın hazırlıklarına giriştik... Ve elinizdeki bu baskının çıkışını erteledik... Sonra, dostlarımız ısrarla bu kitabın aynen geciktirilmeden çıkmasını istediler... Ve biz de bu sebeple, öncelikle elinizdeki dördüncü baskıyı sizlere sunmaya karar verdik.

 

Kısaca biraz da günümüzde daha da artan "ruh çağırma" ve "uzaylılarla görüşme" olaylarına değinelim...

 

"Ölmüş kişlerin ruhlarıyla görüşme", "bedensiz varlıklarla görüşme" diye başlayıp günümüzde "uzayın falanca yıldızındaki varlıklarla görüşme" şeklinde ortaya yayılan görüşler tamamiyla "CİNLERİN ALDATMACASINA"  dayanmaktadır.

 

Bu konuya eğilenler, öncelikle Hz Muhammed'in ve Kur'ân-ı Kerim`in bu konudaki îkazlarına asla aldırmamakta; âyetlere kendi zanlarına göre yorum getirmekte, hadisleri ise hiç kâle almamaktadırlar..

 

Akıllları sıra bir âyete kendi anlayışlarınca yorum getirirken, onun yanında pek çok ayeti inkâr etmektedirler... Oysa bütün din âlimleri bu hususta kesin ittifak halindedir...

 

Kur'ân-ı Kerim bir bütündür ve tümüyle ya kabul edilir ya da edilmez. Bir âyeti kabul etmemek tamamını kabul etmemekle eş değerdedir. Oysa onlar işlerine geleni istedikleri gibi yorumlarken, bir kısım ayetleri de asla kabul etmemektedirler...

 

Burada ruhların yeniden bedenlenerek dünyaya gelmelerinin asla mümkün olmadığını gösteren Mü'minun sûresinin 99-100-101'inci âyetlerinin meâllerini verelim hemen:

 

"NİHÂYET ONLARDAN HER BİRİNE ÖLÜM GELDİĞİNDE :

 

 RABBİM BENİ (dünyaya) GERİ GÖNDER ... TÂ Kİ BOŞA GEÇİRDİĞİM HAYATIMI ORADA BIRAKTIKLARIMLA, YARARLI FİİLERLE DEĞERLENDİREYİM!..

 

DERLER...

 

ASLA!.. BU SÖYLEDİKLERİ, GERÇEKLEŞMEYECEK BİR ŞEYDİR!..

 

ONLARIN ARDINDA BÂ'S (toplu halde yeniden diriltilecekleri) GÜNÜNE KADAR SÜRECEK KABİR ÂLEMİ VARDIR...(bâ's için) SÛR'A ÜFÜRÜLDÜĞÜ ZAMAN, ARALARINDA NE SOY SOPLUK VARDIR; VE NE DE BİR SORANLARI !.."

 

Bu âyetlerin dışında daha kaç yerde

 

"Keşke dünyaya geri dönsek de, yapmamız gerekirken yapmadığımız şeyleri yapsak derler, fakat asla ölümü tattıktan sonra bir daha dünyaya geri dönemezler"

 

meâlinde âyetler mevcuttur.

 

Evet, Ruhların(!), Bedensiz varlıkların(!), ya da Uzaylıların(!) insanları en büyük kandırma yolu, öldükten sonra yeniden dünyaya gelecekleri hakkındaki bilgilerdir. Ve buna inanan, İslam Dini’nin inanç sistemini reddetmiş olur...

 

Çünkü Kur'ân-ı Kerim ve Hz Muhammed Aleyhi'sselâm insanların öldükten sonra, topluca yeniden bedenlenecekleri ba'sü ba'del mevt gününe kadar, dünyaya bedenlenmek sûretiyle bir daha geri gelemeyeceklerini kesin olarak bildirmiştir. Ve bu esas imanın şartlarından biridir.

 

"CİN" ismiyle tanımlanan bu varlıklar için 6. sûrenin 128'inci ayeti de son derece önemlidir.

 

 Şöyle ki:

 

"... EY CİN TOPLULUĞU iNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALDINIZ..."

 

ifadesi insanların çoğunun, bilinçli veya bilinç dışı bir şekilde, kendini çeşitli tanımlamalar ile örten "CİN"lerin hükmü altında birtakım kararlar alıp; yanlış görüşlere saplandığını ispat eder... Âyetin devamı şöyledir:

 

"İNSANLARDAN ONLARI DOST EDİNENLER DE,

 

"RABBİMİZ BİZ BİRBİRİMİZDEN FAYDALANDIK VE BİZİM iÇİN TAKDİR EDİLEN VAKTE ULAŞTIK" DERLER...

 

ALLAH(buyurur):"YERİNİZ ATEŞTİR!.. ALLAH'IN DİLEDİKLERİ  DIŞINDAKİLER EBEDİ ORADA KALICIDIRLAR!."

 

Niye çeşitli isimler altında, insanların ekseriyetini tahakküm altına alan cinler, sapmalara sebep olur?..

 

Çünkü gelecekte oluşacak olayları, Nebî ve Rasûllerin bildirdiğinden farklı olarak göstererek, hedefi saptırırlar!..

 

Dolayısıyla bu kişiler de, ölümötesinde başlarına gelecekleri farkedemedikleri için, gerekli tedbirleri alma zorunluluğunu idrak edemezler!. Yanlış hedeflere yönelik, gereksiz işler içinde yaşamlarını harcar giderler... Ölünce gerçekleri anlarlar ama bu defa da iş işten geçmiştir!...

 

Şunları asla gözardı etmeyelim;

 

1-Cinler, insanlar gibi sülâleler hâlinde; ve nüfus olarak da insanların en az on katı bir kalabalığa sahiptirler... Milyarlarcadırlar...

 

2-"Dalga"kökenli yani "ışınsal bir bedene" sahiptirler... İnsanların beynine dalga sinyaller yollayarak onlara çeşitli fikirler ilkâ edebilir, vehimleri veya hayâl güçleri üzerinde tasarruf ederek, varolmayan şeyleri varmış gibi gösterebilirler. Vesvese verirler...

 

3-Madde üzerinde ışınsal yakma güçleri vardır; ve bir nesneyi bir anda dünyanın herhangi bir yerinden alıp başka bir yerine taşıyabilme gücünde olanları da mevcuttur.

 

4-İslâm Dini’ni kabul etmeyenlere, çeşitli geçmiş felsefelerin görüşlerini sanki yeni görüşlermiş gibi  ilkâ ederler.

 

5-Medyumluk yoluyla ruhlarla görüşmeye, İslâm'ın düşünce tarzını bilen kişiler içinde inanan tek kişi göstermezsiniz.

 

6-Ruhlara inanan batı âlemi cinleri bilmez!.. Hıristiyanlıkta cin konusu yoktur!. Bu sebeple onlar, bizde "CİN" adı verilen bu varlıklara, tesirlerine göre, "ruh, peri, hortlak, hayalet, şeytan" gibi isimler verirler... Oysa bu ve buna benzer tanımlamalar ile târif edilenler hep "CİN" adı verilen varlıklardır!..

 

7-Ruhçulara göre, uzaylılarla(!) temas ettiklerini söyleyenlere göre Hz. Muhammed ileriyi gören basit bir medyumdur!!!... Çünkü cinler onlara bu fikirleri telkin eder.

 

8-Günümüzdeki kendini evliyadan sanan, meşhur olmuş fakat İslâmı bilmeyen,  hayâl âleminde yüzen pekçok kadın ve erkek, farkında olmadan CİNLERİN hükmü altına girmiş zavallılardır. Olayın temeli de bilgisizliktir.

 

9-CİNLER, genel hafıza planında, geçmişe dönük tüm olayları okuyup, bir kişinin ağzından bunları açıklayabilirler...

 

Bu yüzden, kişinin trans halinde geçmiş olaylardan bahsetmesi, onun geçmişte yaşaması değildir; ya da yabancı lisan konuşması o lisanının konuşulduğu yerde daha evvelce bulunması anlamına asla gelmez.

 

Burada bir de çok sorulan bir soruya, tecrübelerimize göre cevap vermeye çalışalım...

 

Bilerek veya bilmeyerek cinlerin hükmü veya tesiri altına girmiş kişi ne gibi tedbirler alırsa faydasını görür...?

 

Bu konuda tavsiyelerimizi şöyle sıralıyabiliriz:

 

1-Sad sûresinin 41, Mü'minun sûresinin 97 ve 98 Saffat suresinin 7'inci  ayetlerinde öğretilen şu dua cinlerin kişi üzerindeki tesirlerini büyük ölçüde kaldırmaktadır...

 

Tasavvufla ilgilenenlere, tedbir olarak sabah akşam 40`ar defa okumaları tavsiye olunur...

 

Özellikle bir rahatsızlığı olanlar ise, günde 100 defa ile 300 defa arasında sabah akşam okumaya devam ederlerse umarım kısa sürede netice alırlar...

 

Okunuşu şöyledir:

 

"Rabbi enniy messeniyeşşeytânu binusbin ve azâb. Rabbi eûzü bike min hemezâtiş şeyâtıyni ve eûzü bike rabbi en yahdurun. Ve hifzan min külli şeytânin marid.

 

2-Kul euzüler 41 defa

 

3-Lâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyül aziym. (Günde 100 ile 500 defa okunabilir).

 

Son olarak şunu ifade edelim...

 

İnsanın başına gelen bütün felaketlerin genelinde bilgisizlik yatar. Olayların hemen sonrasında en çok sarfedilen söz:

 

-Ama ben öyle ZANNETMİŞTİM!.. Öyle diye duymuştum!...dur!.

 

 Yaşamınızı, zanlara, söylentilere göre değil, kesin bilgilere göre, ilme dayalı bir biçimde kurarsanız, ölümötesinde asla pişman olmazsınız!.. Hergün binlercemiz ölümü tadıyor ve artık yeni bir şey kazanma imkanı olmayan bir âlemde yaşamına devam ediyor...

 

Öyle ise âcilen kurtarmamız gereken bir ebedi hayatımız söz konusudur...

 

Kurtarmamız gereken şey öncelikle kendi geleceğimizdir!... Ölümötesindeki yaşam tarzı, bildiğimizi sandığımız tarzdan çok değişiktir!...

 

İlim sahibi olalım!.. Falancadan filancadan değil, kaynak eserlerden ölümötesi gerçekleri araştıralım... Tâ ki pişmanlığın hiç bir fayda vermeyeceği günlerde, boşuna döğünmeyelim.

 

ŞÂYET ÖLÜMÖTESİ YAŞAM GERÇEĞİNE  iNANIYORSANIZ;

 

GÜNÜNÜZÜN NE KADARINI BU DÜNYADA BIRAKIP GİDECEĞİNİZ ŞEYLER İÇİN HARCIYORSUNUZ; GÜNÜNÜZÜN NE KADARINDA DA ÖLÜMÖTESİ EBEDİ HAYATTA SİZE YARARLI OLACAK KONULARDA ÇALIŞMALAR YAPIYORSUNUZ?..

 

Bu soruya verdiğiniz cevap sizi tatmin etti mi?

 

Etmediyse, ilme  yönelin ve gerçeği araştırın?

 

EBEDİ HAYATINIZ iLE KUMAR OYNAMAYIN!... TELÂFİSİ iMKANSIZDIR!..

 

"İNSAN VE SIRLARI" adlı kitabımızda buluşmak üzere... Gününüz ve geceniz faydalı ilimle dolu olsun.

 

 

AHMED HULUSİ

         7.3.1989

         ANTALYA

 

 

 

DİN VE BİLİM

 

Bir yanda asırlardan beri nesilden nesile intikal ederek gelen dini bilgiler; öte yandan, özellikle son yüzyılda yaptığı hamle ile kendisne kadar bilinenleri altüst eden yepyeni bir bilim dünyası...

 

Dini bilgiler, bugün, birçok çevrelerde "hurâfe" diye nitelendirilerek ele dahi alınmaz oluyor... Sebep en yenisi 1400 yıl evvelinde gelmiş ve o devrin insanına hitâbeder şekilde düzenlenmiş görünen dini kitapların ne demek istediklerinin anlaşılamaması... Birçok yerlerde kullanılmış bulunanan işaret yollu kullanılan kelime ve tâbirlerin çözülememesi; özellikle günümüzde yetişen insanların bu "kitap"dan ve de "hitâb"dan uzaklaşmasına; bu yüzden de dini bütünüyle "hurâfe" diye nitelendirilmesine sebep oluyor...

 

Diğer taraftan özellikle yüzyılımızda bilim, adeta ışık hızıyla bir hamle yapmış ve günümüzedek bilinenleri altüst etmiş bir aşamada görülmekte...

 

Albert Einstein'ıyla, Max  Planc'ıyla, Louis De Broglie'siyle, Schrödinger'iyle, Davisson ve Germer'iyle birçok bilim adamının ortaya çıkarttığı düşünce sistemi ve bunların tatbikçileri, 21'inci asır insanının düşünce dünyasını yepyeni bir şekilde imâra başladılar...

 

Evet günümüz bilimi;

 

a)    Evrenin maddi yapısının tek bir cevherden - hidrojen- oluştuğunu;

 

b)    Maddenin ışınım hâline dönüşmesiyle yıldız enerjisinin meydana geldiğini

 

c)    Evrenin, bugün, içinde elektromanyetik dalgaların tedirgin edilmeden özel bir rol oynadığı, engin bir elektromanyetik bileşim olarak gözüktüğünü;

 

d)    Maddenin hıza göre değiştiğini; yüksek hızda ise, enerjiye yani madde ötesine dönüştüğünü;

 

e)    Elektrodinamiğin gerçeği mekanikten çok daha öte bir şekilde gösterdiğini,

 

f)     Zaman ve mekânının izâfîliğini (bağlılığını-rölativite)

 

g)    Enerjinin kütlesel olduğunu,

 

ı) Yalın ışık mermisi fotonun varlığını.

 

Ve bunların yanısıra, yakın zamana kadar düşünülmemiş veya tesbit edilmemiş bir çok şeyleri artık rahatlıkla kabul etmekte ve değerlendirmektedir...

 

Oysa zavallı Galile, sadece "dünya dönüyor" dediği için günlerce engizisyon mahkemelerinde ve işkence odalarında çile doldurmuştu...

 

Şimdi bir noktayı arzetmek ve ondan sonra da esas mevzuumuza girmek istiyorum...

 

 

 

BEŞ DUYUSUYLA  TV   DALGASINI

ALGILAMAKTAN ÂCİZ İNSAN!..

 

Evet günümüz düşünürleri, gelişen bilimin de ışığında, artık, ister katı ister sıvı olsun, bütün maddelerin sürekliliğinin sadece görünümde böyle olduğunu kabul etmekte; katılarla sıvıların gerçekte daima hareket hâlinde bulunan atomlardan meydana geldiğini bilmekte ve çalışmalarını buna göre düzenlemektedirler...

 

Ve gene modern bilim ışığında düşünen kişiler, bizim yapı olarak kabalığımız dolayısıyla, maddenin atomik yapısından habersiz olduğumuzu belirtmektedirler...

 

Kezâ evrenin de, her zerreyi oluşturan elektromanyetik dalgaların meydana getirdiği, insan idrâkının ötesindeki, bir tümel yapı olduğunu vurgulamaktadırlar...

 

Yani, yakın zamana kadar "herşey maddeden ibarettir, madde ötesinde hiç bir şey yoktur", diyen zihniyet tamamiyle iflâs etmiş; bunun yerine, tümüyle madde ötesinin meydana getirdiği "engin bir evren" düşüncesi ortaya çıkmıştır...

 

Bu dalgalar, bütününün -tâbiri câizse- yoğunlaştığı yerde "madde" adı altında kütleler hâlinde görünen dünyada yaşayan beş duyulu insan; içinde bulunduğu şartlara rağmen sadece ve sadece tefekkür gücüyle madde ötesine geçebilecek özelliklere sahip olmuş ve bu muazzam sırrı ortaya çıkartabilmiştir...

 

Peki bu buluşu nasıl gerçekleştirdi beşduyuyla kısıtlı, madde görüntüsü içindeki insan?..

 

Kademe kademe onu görelim isterseniz şimdi özetle...

 

İlk defa İngiliz hakimi Prout, basit bir cismin her bir atomunun, hidrojen atomlarının bir birleşimi olduğunu anladı ve böylece de evrenin tek bir cevherden yâni hidrojenden kurulmuş bulunduğunu açıkladı...

 

Nitekim 1911'de Langevin, 16 atom hidrojenin 1 atom oksijeni meydana getirdiği ve bu arada da binde sekizlik bir kayıp verdiğini bilim dünyasına ispat etti...

 

Böylece insanın, görünümde "çok" diye nitelendirdiği şeylerin, gerçekte "tek" bir asıldan geldiği -ki dini tâbir ile kesretin vahdetten çıktığı- açıklanmış oldu...

 

Bundan sonra ünlü bilim adamı Albert Einstein şu açıklamayı yaptı:

 

"Madde enerjidir; enerji de, madde!.. Aradaki fark gelip geçici bir hâldir...

 

Eğer madde dediğimiz şey kitlesini bırakıp ışık hızıyla seyretmeye başlarsa biz ona  radyasyon-ışın, yahut enerji deriz...

 

Yok eğer, enreji bilakis yoğunlaşır, katılaşırsa, durgun bir hâl alırsa, biz onun kitlesini tayin ve tesbit edebiliyorsak, bu defa da ona madde, deriz..."

 

Ve nitekim ilk defa olarak 1945 Temmuzunda, New Mexico'da Alamogordo'da maddenin ele gelir bir miktarı ışığa, harekete, sese ve enerjiye çevrilebildi...

 

Daha sonra da yuvarlak tasavvur edilen elektron, elektrik enerjisinin dalgalanır bir miktarına döndü; atom da birbiri üstüne konmuş bir dalga kümesi olarak nitelendirilmeye başlandı...

 

Hâsılı bizim için artık "bütün maddeyi, dalgalardan ibarettir... şeklinde kabul etmekten ve dalgalar âleminde yaşıyoruz" demekten başka bir çare kalmadı...

 

Bütün bunlar ancak bilim adamının değerlendirebildiği şeylerdir hâlen dünya üzerinde...

 

Fakat bizim değerlendirebileceğimiz şeyler de yok değil bu "dalgalar âleminde!"

 

Gelin bizim bazılarını beş duyuyla tesbit edebildiğimiz dalgalar-ışınlar bütününün bir kısmına şöyle bir göz atalım...

 

İşte,

 

1.   numarada, köpek kulağının değerlendirdiği dalgalar yer alıyor.

 

2.   numarada insan kulağının değerlendirebildiği dalgalar var.

 

 

3.numarada ise kedi kulağının değerlendirebildikleri... Bundan sonra sırasıyla:

 

4. Ultrasonik dalgalar,   

  

1.   Radyo dalgaları  (L - uzun, M - orta, S - kısa dalgalar ki bunları ancak radyo dediğimiz bir çeşit adaptörün vasıtasıyla değerlendirebiliyoruz).

 

2.   Televizyon dalgaları ( VHF - UHF - SHF - EHF ki bu dalgaları da televizyon denen adaptörün gözümüze adaptasyonu ile almaktayız).

 

3.   Radar dalgaları...

 

4.   Şerare dalgaları...

 

5.   Hareket dalgaları...

 

6.   Ve nihâyet gözümüzün degerlendirebildiği kırmızı - mor arası renk olarak tesbit edebildiğimiz ışınlar...

 

11. Morötesi ışınlar...

 

12. Rontgen (X-Ray) ışınları...

 

13.Kozmik ışınlar (dalga boyu santimetrenin 10.000.000.000.000'da birinden kısa).

 

14. Herşeye rağmen tesbit edemediğimiz meçhul ışınlar...

 

Yukarıda belirtilen, bilimin tesbit ettiği dalgalar ışınlar dışında daha pek çok dalgalar-ışınlar bulunmaktadır ki, insanlık bunların yapımıza göre neye karşıt olduğunu bilememektedir.

 

Ve insan duyularının kabalığı, kesitsel  algılama araçlarıyla kayıtlılığı dolayısıyla, evrende mevcut bulunan hadsiz hesapsız orandaki ışınsal yapıları, pek çok yerde ve pek çok zaman, idrâk edemediği için, inkâr etmekte, yok saymaktadır...

 

Halbuki bu doğru mudur?

 

Görebilmek ile görememek arasındaki fark, ancak santimetrenin yüzbinde üçü kadar bir yer tutar...

 

Şöyle ki, insan gözünün görmeye başladığı saha morötesi ışınların dalga boyunun başladığı 0,0004cm. ve görme işlemlerinin son bulduğu saha da kırmızı ışınların dalga boyunun başladığı 0.0007cm. lik sahadır...

 

Halbuki güneşten daha çok çeşitli ışınlar yayılmaktadır...

 

İşte kırmızı ışınlardan ötede, dalga uzunluğu 0,0008cm'den başlayıp 0,032 cm'de biten ışınlardır...

 

Kezâ bundan daha kısa olan bazı ışınlar dahi aynı usûlle film üzerine tesbit edilebilmektedir...

 

Keza morötesinde dalgaboyu 0,0003 cm'den başlayıp 0,0001 cm'de son bulan ışınlar bulunmaktadır ki, sadece fotoğraf plakasına tesbit edilmektedir... Keza bundan daha kısa olan ışınları dahi aynı usülle film üzerine tesbit edilebilmektedir.

 

Şimdi gelin bu RÖNTGEN yani x-ray IŞINLARI üzerinde duralım biraz...

 

Hepimizin de bildiği gibi, Röntgen ışınları bizim bedenimizden geçmekte bir film üzerine vücudumuzun çeşitli organlarına ait tesbitler yapabilmektedir...

 

Hattâ bu geçiş sırasında, tıbbın da bildiği gibi, çeşitli hücrelerde ve organlarda bir kısım tahribat dahi meydana getirmektedir!... Ve bu yüzden de hamile kadınların alt bölümü ile yeni doğan çocuklara röntgen çektirilmemesi tavsiye edilmektedir.

 

Oysa biz bedenimizden geçen ve hatta bize zarar veren bu RÖNTGEN IŞINLARININ vücudumuzdan geçişinden tamamen habersiz bulunuyoruz!.. Ki bu ışınların dalgaboyu yaklaşık olarak santimetrenin 100 milyonda biri kadardır...

 

Peki şimdi sorarız:

 

İnsan, Röntgen ışınlarının dahi varlığını ve vücudundan geçtiğini beş duyusuyla tesbit edemezken, acaba nasıl olur da daha yüksek frekanslı dalgaların varlığını inkâr eder?.. Yahut böyle birşey olmaz, der?..

 

VE DAHİ, BİLEMEDİĞİ FREKANSTAKİ O DALGALARIN MÂHİYETİNİ iNKÂR MÂNÂSINA GELEN, YAPISININ BU ÇEŞİT DALGALARDAN MEYDANA GELDİĞİ AÇIKLANAN BİR TAKIM YARADILMIŞLARI  inkâr EDER ?..

 

Evet şimdi hemen meseleyi konumuza bağlayalım:

 

İslâm kaynaklarında "CİN" adıyla açıklanan; halk arasında ise "RUH", "PERİ", "DEV" diye anılan varlığın yapısı; İslâm Dini’nin mukaddes kitabı Kur`ân-ı Kerim`de:

 

"Min MEÂRİCİN min NAR" yani dumansız ateş; yâni IŞINLARDAN, yâni DALGALARDAN (55-15)...

 

ve...

 

"Min NÂR is SEMÛM" yani EN İNCE ve HASSAS MESÂMATA (gözeneklere) NÜFUZ EDİCİ ve ZEHİRLEYİCİ ATEŞ yâni DALGA-IŞIN (15-27) anlamına gelen âyetlerle izah edilmiştir...(1)

 

(1)Bakınız: Hak Dini Kur'ân Dili, cild: 4 sayfa: 3095.

 

 

"DUMANSIZ"

 

"ZEHİRLEYİCİ"

 

"TÜM GÖZENEKLERE NÜFÛZ EDİCİ"

 

diye belirtilen "ATEŞ", elbetteki bugün hepimizin bildiği "IŞIN" yani "dalga yapı"dan başka birşey değildir!.

 

İşte 1400 yıl öncesinin diliyle, "CİN" denilen varlıkların yapısını meydana getiren "dalga yapı", "Dumansız, zehirleyici, en ince gözeneklere nüfuz edici ATEŞ" olarak târif edilmiştir...

 

"IŞINLARIN" yani "dalga canlıların", bundan 1400 sene evvel "dumansız, zehirleyici ve tüm gözeneklere nüfuz edici ATEŞ" olarak anlatılması, bize göre KUR`ÂN-I KERİM'in en önde gelen MÛCİZELERİNDEN birisidir.

 

İşte bu târiften anlaşıldığına göre, "CİN" adı verilen yaratıkların yapısı;

 

"EN iNCE MESÂMATA YANİ MADDEYE NÜFÛZ EDİCİ ÖZELLİĞE SAHİP OLAN DUMANSIZ ATEŞTEN YANİ BUGÜNKÜ DİLDE KULLANILDIĞI ŞEKLİYLE DALGADAN (wawe)"

 

meydana gelmiştir.

Ancak bu gerçek, 1400 yıl öncesinde, Kur`ân-ı Kerim'de, o günün anlayış seviyesi nazarı itibare alınarak "BİZ CİNLERİ FİLANCA IŞINLARDAN YARATTIK", şeklinde açıklanmamış; benzetme yollu bir ifadeyle "dumansız ateş", "en ince mesâmata nüfuz edici ve zehirleyici ateş" diye târif edilerek; insanların anlayışına; ilimlerinin bu konuyu anlayacak bir seviyeye gelmesine bırakılmıştır...

 

Nitekim o günlerden buyana geçen yaklaşık olarak 1400 sene sonunda, bilim bir anda muazzam bir hamle yaparak gelişme göstermiş; ışınların varlığını evrenin yapısını kısmen de olsa tesbit edebilmiş; bundan sonra da bu âyetlerin işaret etmek istediği gerçek, din ile ilmi bağdaştırabilen kişiler tarafından ortaya çıkartılabilmiştir...

 

Ki böylelikle de "CİN" ve ona bağlı bazı varlıkların varlığı bilimsel olarak anlaşılabilir hale gelmiştir...

 

"CİN" hakkında yaptığımız bu kısa girişten sonra, tekrar bilim dünyasına dönelim ve bilimin bulgularını yeniden gözden geçirerek "RUH", "İNSAN", "CİN" tâbirlerinin altında yatan gerçekleri araştıralım...

 

 

IŞINLARDAN  OLUŞAN EVREN,

"VARSAYIM ÇOKLUK"

 

Bern'de imtiyazlar dairesinde görevli bir genç adam vardı... Henüz 26 yaşında idi... Albert diye çağırılardı onu... Oysa geçen zaman, düşünce şekli, onu kısa zamanda dünya çapında şöhrete eriştirdi ve artık herkes onu:

 

-Sayın Einstein...

 

diye çağırmaya başladı...

 

Einstein'in ilk yaptığı iş, bilimi, yepyeni bir fizik sahasına yöneltecek bir yazıyı yayınlamak oldu..İnsanların yaptıkları takvimler 1905 yılını gösteriyordu o zaman...

 

Einstein ilk olarak uzay ve zamanla ilgili düşüncelerimizin yanlışlığını ortaya koydu...

 

Mekânın, maddi şeylerin olanaklar içindeki tertibine verilen bir addan başka bir şey olmadığını anlatırken; zamanın da, dışarıda değil bizim kendi zihnimizde yaşayan bir şey olduğunu; olayların birbiri ardınca dizilişinden başka birşey olmadığını söylüyordu...

 

Einstein bunları daha açık bir şekilde de şöyle izaha çalışıyordu:

 

"Mekân dediğimiz şey, hariçte mevcut olan bir şey değildir... Bizim, mekanda idrak ettiğimiz şeyler, aslında mevcudatın öz yapısından dış yapısına, yahut da, dış yapısından öz yapısına doğru bir dizilme içinde bir bütündür; ve zaman dahi bu diziliş içinde yer alan, birini ötekine göre kıyaslama metodundan başka birşey değildir..."

 

İşte bilimin bu şekilde yepyeni bir gelişme hızına kavuştuğu sırada, 1915'de evrenin de - daha doğrusu evrende madde olarak tesbit edilmiş bulunan şeylerin - tek bir asıldan meydana gelmiş olduğu, Langevin tarafından isbat edilmişti...

 

Ki bu da, gene Einstein'in nazariyesi sayesinde ortaya çıkıyordu...

 

Bu arada -yani 1900 yıllarında- ünlü bilim adamı Max Planc da bir açıklama yapmış ve uzun zamandır cevabı verilemeyen şu soruyu cevaplandırmıştı...

 

-Herkesin bildiği gibi, ateşte kızartılan -meselâ bir çelik- nesneler ilk önce kızarır, sonra turuncu, sonra sarı ve daha sonra da beyaz bir renk alır... Demek oluyor ki, bu cisim ısıtılarak bir enerji yayılmaktadır... Ve bu enerji yayımı dolayısıyla da, sıcaklık derecesine göre değişik dalga boyundaki ışınlar meydana gelmektedir... Ancak bu yayılım hangi kanuna göre gerçekleşmektedir?..

 

Evet, Max Planc konuştu, dedi ki:

 

-Cisimlerin yaydığı enerji akarsu gibi devamlı olmayıp, kesik kesik, dalgalar halindedir... Ki böyle dalgaler hâlinde yayılan enerji cüzlerine de "Quant" demekteyiz...

 

Planc'ın bu sözleri Einstein'in 1905'deki açıklamasına kadar anlaşılamamıştı...

 

Ancak bu husus da Einstein tarafından değerlendirilebildi ve Einstein bu buluşa şu ilâveyi yaptı:

 

-Işık, hareket, X ışınları gibi bütün yayılıcı enerji, gerçekte birbirinden ayrı quantlar hâlinde uzayda seyretmektedir...

 

Einstein; ışığın bu özel etkisini, ancak, ışığın birbirinden ayrı enerji taneciklerinin -fotonların- birleşmiş farzedilmekle izah edilebileceğine; ve bu taneciklerden birinin bir elektrona çarpmasının  bilardo bilyelerinin birbirine çarpması gibi olacağına karar verdi...

 

Ve bu şekilde düşünmeye devam ederek şöyle konuştu:

 

-Mor ve ötesindeki ışık fotonları kırmızı ve ötesindeki fotonlardan ziyade enerjiye sahiptir ve maden levhadan fırlayan her elektronun sürati, o levhaya çarpan her fotonun enerji mevcuduyla eşdeğerlidir...

 

Einstein bu prensipleri bir sıra tarihi gelişimler içinde izah etti ve bu yüzden de Nobel mükafatını kazandı...

 

Ancak daha sonraları, Einstein'in ileri sürdüğü;

 

-Belki de, ışık, birbirinden ayrı cüzlerdir... fikri, ondan daha izah edici olan;

 

-Işığın dalgalardan meydana gelmiş olduğu... görüşüyle karşılandı...

 

Böylece, bir zaman, "ışık dalgalar halinde midir, ayrı ayrı zerreler midir?" sualine cevap verilemedi...

 

Nihâyet 1925 yılında Louis De Broglie, "elektronların zerreler halinde olmayıp, dalga şeklinde kabul edilmesini", bunun daha gerçekçi olacağını ileri sürdü...

 

Keza bu arada elektronların katı elastiki kürecikler olmasından ziyade, gözetlemeye, ölçmeye gelmeyen şeyler olduğu tesbit edilmeye başlandı...

 

Ve bu arada Sir J. Jeans fikrini açıkladı:

 

-Katı bir yuvarlak için uzayda her zaman muayyen bir mekan olur; halbuki görünüşte elektronun böyle bir mekanı yoktur... Katı bir küreciğin hacmi olur; halbuki kalbe düşen bir korku veya merak ne kadar yer tutar, diye düşünmek nasıl ki mânâsız ise, bu elektron için de böyledir..."

 

Ve 1927 yılında  Viyana`lı fizikçi Schrödinger, proton ve elektronlara hususi dalga hareketleri isnâd ederek, quantsal olayları izah edecek bir görüş ortaya attı...

 

Keza aynı yılda Amerika'lı iki alim Davisson ve Germer de, elektronların gerçek dalga halleri gösterdiğini tecrübe ile isbat ettiler...işte böylelikle maddenin bütün temel taşları yavaş yavaş maddelikten soyulmaya başlandı...

 

Eskiden, katı bir yuvarlak tasavvur edilen elektron; elektrik enerjisinin dalgalanır bir miktarına döndü; atom da, birbiri üstüne konmuş dalga kümesi oldu...

 

Sonuçta bizim için:

 

-Bütün maddeyi dalgaların meydana getirip "var gösterdiği" bir bütün; diye kabul etmekten ve;

 

-Dalgaların meydana getirdiği bir evrende yaşıyoruz!.. demekten başka bir çare kalmadı...

 

Einstein bunlarla da yetinmedi...

 

Maddenin enerjiye; yâni başka bir tâbirle, "maddenin", "maddeötesine" dönüşmesinin esaslarını da inceledi...

 

Ve bunu da şöyle izah etti:

 

-Hareket eden bir cismin kitlesi, hareket hızlandıkça artacağından ve bir çeşit enerji olduğunda, hareketli bir cismin kitlesinin artması demek olur...

 

Yani  kısaca, enerji, kitledir!... Herhangi bir madde parçasında bulunan enerji, kitlesi gram olarak -ile ışığın sürati- saniyede santimetre-karesinin çarpımına eşittir...

 

Bu demektir ki, eğer imkan olsa da 1 kilo maden kömürü tamamen enerjiye çevrilebilse, 25 bilyon, yâni milyon kere milyon kilovatsaat elektrik elde edilir, ki ABD'nin bütün enerji kaynakları devamlı çalışarak ancak iki ayda bu enerjiyi sağlamaktadır...

 

Evet bütün bu gelişmelere rağmen öyle bir sual ile karşı karşıya ki insanlık ve dolayısıyla bilim dünyası, onun cevabını objektif olarak hiç bir şekilde veremiyor...işte o soru:

 

-Bu kitle yahut da enerji dediğimiz cevherin mâhiyeti nedir?.. Sahip olduğu güç nerden gelmektedir?..

 

Bu da başka bir soru...

 

-Madde enerjiye döndüğü gibi, tekrar maddeye dönüşemez mi?.. Bu imkansız mıdır?

 

Objektif bilim maddeyi maddeötesine, enerjiye dönüştürebildi... Gerçekleştirdi bu fikri!... Buna karşın henüz maddeötesine yani enerjiye dönüştürdüğü maddeyi tekrar ilk hâline yani tekrar madde haline dönüştürmeyi başaramadı...

 

Ancak, biz burada antiparantez belirtelim ki:

 

-BİLİM ERGEÇ, MADDEYİ ENERJİYE YANİ MADDEÖTESİNE DÖNÜŞTÜREBİLDİĞİ GİBİ, ONU TEKRAR ESAS HÂLİNE, YANİ MADDE HÂLİNE DE SOKMAYI GERÇEKLEŞTİRECEKTİR..

 

Zira bu husus İslam tasavvufunda görülen "tayyı mekân" yahut bir diğer deyişle "ESRA" olayının açıklanmasından başka bir şey değildir.

 

Nasıl ki bir velinin uzak mesafede olanları olduğu yerden aynen görmesi "Clairvoyans" olayı bugün televizyonla kısmen açıklanabiliyorsa!..

 

Zamanımız velilerinden birinin:

 

-"Biz hasırdan Mısır'ı göremeseydik, siz Avrupa'da olanları buradan zor seyrederdiniz..."

 

Yâni, insanın yapısında beyninde bu özellik olmasaydı, siz televizyonu zor keşfederdiniz..

 

Sözü üzere; bilimin her izah ettiği, gerçekte tasavvuf ehlinin normal yaşantısının müsbet ilimle isbatından başka bir şey olmamaktadır... Ki bu konuyu çok daha geniş ve detaylı bir şekilde "İNSAN VE SIRLARI" ile "TEKİN SEYRİ"  adlı  kitaplarımızda  incelemekteyiz...

 

Evet, netice olarak bugün insan ilminin objektif bilim hududunu dışta "İzâfiyet - Rölativite - Göresellik" içte de "Quantum" nazariyesi çiziyor...

 

"İzâfiyet-Göresellik", mekân ve zamana ve çekim kuvvetine ve idrâk edemeyeceğimiz uzak ve büyüklükteki hakikatlere dair düşünce dünyamızı objektif yoldan imar ederken;

 

"Quantum nazariyesi" de, madde, atom, enerji birimleri ve özellikleri hakkında idrâkın fevkindeki hakikatleri kabul etmemiz gerekliliğini gösteren yolu açmış bulunmaktadır...

 

Eskiden insan, bilim adına, herşeyi maddeden ibaret sanıp, maddeötesini inkâr eder, maddeötesindeki herşeyi yok sayarken;

 

Bugün insan,

 

Bilim gereği olarak, maddeötesini kabul etmediği, inkâra yöneldiği takdirde "basit, ilkel yaratık" olarak kabul edilmektedir!.

 

Evet  değerli okuyucular, bundan yüzyıl öncesinin fizikçileri bir gülün kırmızılığını subjektif (enfüsi) bedii bir ihsas diye nitelendirdikleri halde, inanıyorlardı ki hakikatte kırmızı dedikleri şey, ışık yayan uzayın titreşimidir...

 

Oysa bugünün fizikçileri tarafından aynı kırmızı, bir dalga uzunluğu îtibar edilmekte ve onun fotonları havi enerji miktarı olduğu da kabul edilmektedir...

 

İşte bu görüşler dolayısıyladır ki, meşhur bir fizikçi şu istihzâlı sözleri söylemiştir:

 

-İnsan, Pazartesi, Çarşamba, Cuma günleri Quantum nazariyesini; Salı, Perşembe, ve Cumartesi günleri de dalga mekaniği nazariyesini kullanmalıdır!!!

 

Evet her iki halde de kullanılan mevhumlar, hayâlin meydana getirdiği birtakım mücerret şeylerdir...

 

Çekim kuvveti ve elektromanyetizm, enerji, akım, momentum, atom, foton gibi kavramlar ele alınıp da bakıldığı zaman hep fikirde, işaret yollu kabul edilen şeyler olarak ortaya çıkmaktadır...

 

Ki bunları, insan yer ve gökyüzündeki şeylerin aslı dediği, dıştaki sahih gerçeği bulmak için ortaya atmıştır... Ve kendi aklı ile îcat etmiştir...

 

Bütün bu anlattıklarımız, bilimin son derece muazzam gelişmesi, insana tek ve kesin birşeyi göstermiş, öğretmeye idrâk ettirmeye çalışmıştır:

 

Bilinen MADDE DÜNYASI'nın ÖTESİNDE, bilinmeyen ve İDRÂKIN KAVRAYAMAYACAĞI kadar muazzam bir MADDEÖTESİ BOYUT MEVCUTTUR...

 

Ki düşünen bir insanın, bu maddeötesi alemi yok sayması; veya bu maddeötesi boyuta ait olduğu belirtilen şeyleri inkâr etmesi, en azından, onun basitliğini, ilkelliğini ortaya koymaktadır; o kişi isterse 20'nci yüzyılın sonunda ve bilim dünyasının bitişiğinde yaşasın...

 

Nitekim bu sebeple günümüz düşünen insanı, artık bilmektedir ki, inkâr, bir kişinin o sahadaki boşluğunu örtmek için kullandığı bir savunma silahıdır...

 

Bilim dünyasındaki bu kısa gezintimizden ve gördüklerimizi önümüze koyduktan sonra, şimdi de onların ışığında esas konumuza dönelim.

 

Çeşitli yapı ve birikimdeki elektromanyetik dalgaların, birbirini tedirgin etmeden rol oynadığı bu dalgalar âleminde, insanın ve onunla ilişkili olarak konuşulan, "ruhun", "cinnin" ne olduklarını anlamaya çalışalım...

 

Beş duyu blokajından kurtulmuş, tefekkür bineğine sahip, din ve bilim projektörlerinin aydınlığında yürüyen kimseler acaba;

 

"RUH"

 

"İNSAN"

 

"CİN"

 

kelimelerini nasıl ve ne şeklde değerlendirirler?..

 

Biz bütün bu saydıklarımız içinde, sadece "İNSAN"ı tanımaktayız ki, bu da onun dış yapısına, yani bedenine ait olan bir tanıyıştır...

 

Bu incelememize "RUH" tan başlayalım...

 

Gelelim RUH konusuna...

 

 

"RUH" NEDİR ? 

 

Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok câhil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu...

 

-Kur'ân'da  Allah Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu halde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..?

 

Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım...

 

Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz Muhammed'e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;

 

-"Şâyet gerçekten Allah Rasûlü  ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zîra daha evvel de hiç bir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır.

 

Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır..."

 

İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullah'a gelip birinci sorularını sorarlar:

 

-RUH nedir?..

 

Hazreti Rasûlullah, ilâhi inâyet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:

 

-Yarın gelin, inşâallah cevap veririm, der...

 

Ertesi gün geldiklerinde de onlara, 17'nci sûre olan İsrâ sûresinin 85'inci âyetini okur; der ki:

 

-"Yes'eluneke anir RUH... Kul er RUH'u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illa kaliyla..."

 

Burada vurgulanan gerçeği   dilimize şöyle çevirebiliriz:

 

“(yahudiler) SORUYORLAR, RUH NEDİR?.. DE Kİ (o yahudilere) RUH RABBİN EMRİNDENDİR!.. VE BUNUN İLMİNDEN SİZE KÂLİL BİR ÖLÇÜ VERİLMİŞTİR..."(17-85)

 

Şâyet biraz iz’an sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler arifler, veliler, nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..

 

Yâni, Yahudilere denmektedir ki:

 

"Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş  DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..

 

Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz... Çünkü maddeötesini değerlendirmekten âcizsiniz...

 

Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölümötesi ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hazreti İSA'yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz... Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!" 

 

Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslam âlimi ve velisi İMAM GAZALİ dahi "İhya-u Ulumiddin" isimli kitabının 1'inci cilt "Rub'ul ibâdat" bölümünde şöyle demektedir:

 

-"Yoksa sanma ki, Hz.Rasûlullah Efendimiz (salla'llahu aleyhi ve sellem) RUH'un hakikatını bilmiyordu!..

 

Zîra, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?..

 

RUHUN hakikatını Nebi ve Rasûller  bildiği gibi; bazı veliler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!.."

 

Evet söz İMAM GAZALİ'den açılmışken O'nun RUH konusunda  çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim...

 

Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip okuyabilirler...

 

"MİŞKAT'ÜL ENVAR" (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir  kitapçık olup; "RUH'un hakikatı, ALLAH'ın tekliği ve varlıkta ALLAH dışında birşey olmadığı" yolundaki İMAM GAZALİ'nin görüşlerini ihtiva etmektedir... Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.

 

İmam Gazali'nin "Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi" isimli kitabından "ruh" ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â'zâm Abdulkâdir Geylâni'nin "Kaside-i Ayniyye"sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:

 

-"O'na RUH üfledim" buyurulması kinâyedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O'nun aynı değil midir?..

 

Lâkin Hak'kı hulülden tenzih et!..

 

Zira, O'nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O'nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki !. Zâtın herşeyi meydana getiren orijindir!."

 

Gavsı Â'zâm Abdulkâdir Geylâni'nin gerek "Kaside-i ayniyye"sindeki bu satırlarında; ve gerekse de "Risâle-i GAVSİYYE"sindeki açıklamalarında, (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, "RUH" hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.

 

Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce GAZALİ'nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da "RUH" hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklıyalım...

 

Gazali rahmetullahu aleyh şöyle diyor...

 

-Kavli ilâhideki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular...

 

Cevap verdim ki, tesviye, RUH'u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Adem hakkında evlâd ve ahfadı tasfiye ve tâdil şartıyla meniden ibarettir.

 

Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir...

 

İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH'ta hiç bir değişme meydana gelmeyerek, O'ndan nutfede RUH ihdâs olunur..."

 

Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:

 

Nutfede esas ve îtidal vukûu bulmazdan evvel, insan "RUH"unun henüz yaratılmamış olmasıdır.

 

Gazali, "RUH" hakkında şöyle devam etmektedir:

 

-"RUH cisim dahi değildir... Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir  şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü... Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.

 

Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz"

 

"Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan  RUHLARI  nutfede  zuhûruyla  hadis  olmuştur..."

 

Gazali'nin bu ve daha başka bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı sonuçları ise şöyle sıralamak  mümkündür:

 

"A- Ruh aslında gayrı mahlûk, bâki, kendiliğinden kâim ve TEK'tir!..

 

 B- Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir... Yâni, O'nda çokluk, ayrılık yoktur!..

 

Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH'tur!.

 

 C- Cesetlere taalluku hâlinde bir takım çeşitli vasıflar kazanır ve bu vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâki kalır.

 

Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruh ta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur..."

 

"RUH" hakkındaki İmam-ı Gazali'nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin yazmış olduğu "ALLAH'ı inkâr etmek mümkün mü" isimli kitabında bulabilirsiniz!..

 

"RUH" konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullah da Abdülkerim Ceyli  hazretleridir.

 

"İNSAN-I KÂMİL" isimli kitabında, "Ruh adlı melek" bölümünde tasavvuftaki adıyla "Ruh-u Â'zâm" olan bu tek  orijin ve asıl "RUH"tan sözeden Abdülkerim Ceyli, ayrıca "Ruhülkuds" bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır.  İsteyenler "RUH" hakkında büyük çoğunluğu mecâzî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler...

 

Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile "RUH"un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya...

 

"RUH" ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyle TEK'tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır...

 

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey "RUH" tan meydana gelmiştir.

 

Her şeyin "RUH"tan meydana gelmesinin misâlini sanırım şöyle verebiliriz: 

   

  "Madde" adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir... Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur.. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ'dir..

 

Enerji, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLAH`ın kudreti oluşturmaktadır!..

 

ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden sözedilen  enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı "RUH"tur!...

 

Ve bu "RUH", ALLAH`ın "KUDRET" sıfatının zuhûru oluşunun yanısıra; "Aklı Evvel" ismiyle işaret edilen "evrensel şuur"; ya da bir başka tanımlama ile "kozmik bilinç"tir!..

 

Her nesnenin yapısındaki "bilinç", onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan "RUH"ta mevcut olan "bilinç"ten ileri gelmektedir... Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahallin kâbiliyet ve istidadı nisbetinde olmaktadır.

 

"RUH", boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..

 

Esasen, Abdülkerim Ceyli`nin de bahsettiği gibi, "RUH" bir "melek"tir.. Öyle bir "melek" ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu "melek"ten oluşmuştur!... Her şeyin aslı, orijinidir!... Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O`dur!...

 

Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün... Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı aynı tek şeydir... "SU"dur!... "GAZ"dır; (H2O)!... Hepsinin orijini atomlardır; gibi...

 

 

 

"RUHU  İNSÂNÎ"ye gelince...

 

 

Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde, cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle, "meleğin ruhu nefhetmesi" diye târif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.

 

Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun "şâkilesi" yâni "programının doğrultusu" belirlenmiş olur..

 

İşte bu anda "kişisel ruh" yani "insânî ruh" meydana gelmiş, yaratılmış olur!... Bu andan evvel, "bireysel ruh" mevcut değildir!.

 

Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..

 

Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, "dalga bedeni" yâni "kişilik ruhunu" üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi hâlinde dahi, bu "ruh" yaşamına sonsuza dek devam eder...

 

Kişiliğin temel özelliklerini ise, genlerindeki bilgiler meydana getirir..

 

Genetik veriler, tohum; tohumun gelişmesini ve özelliklerinin ortaya çıkış biçimini sağlayan toprak, gübre, su, nem gibi faktörler de “astrolojik programlama” gibidir!.

 

Beyin, gelişimi ve yaşamı süresince, kendisindeki bütün bilgileri "RUH" adı verilen, bir tür "dalgadan" oluşan "hologramik beden"e yükler!.. Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir... Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır televizyon dalgaları; işte "insan ruhu" da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!..

 

"ÖLÜM" denilen, beynin faaliyetinin durması ve vücudun manyetizmasının kesilişiyle beraber, kişi kendini bu "hologramik dalga beden" olarak hissedip yaşamaya başlar...

 

"Ba`sü ba`del mevt" denilen hâldir bu anlattığımız!... 

 

Ancak, o kişi yaşamı boyunca neleri düşünmüş, neleri hissetmişse; ne tür endişe ve korkulara kapılmış, sevgiler duymuşsa, o "dalga beden" yaşantısında da bunlardan gayrını bulmaz!..

 

Bu sebeple kişi, fizik-şimik bedende kendini ne ölçüde ve nasıl tanımış ve kabullenmişse; daha sonra kendini içinde bulacağı "âhiret âleminde" yani "dalga boyutta", "hologramik dalga bedende" de kendini o özellikleriyle bulur...

 

Nitekim Hazreti Rasûl bu gerçeğe şöyle işaret eder:

 

-Nasıl yaşarsanız o hâl üzere ölürsünüz; ve ne hâl üzere ölürseniz, o hâl üzere bâ`s olursununz... Ve kıyâmette de o hâl üzere haşrolursunuz..."

 

"Ölüp de dirilme" denen olay, öldükten sonra kıyâmette olmayıp; bedenin kullanılmaz hâle gelmesinin hemen sonraki anında oluşmaktadır!.

 

Yâni yaşam, "biyolojik beden" boyutundan, "ruh-dalga beden" boyutuna geçiş şeklinde ve bilince göre kesintisiz bir şekilde devam etmektedir!..

 

Bu yüzden de demekteyiz ki, "ölümü tadan" her kişi sonraki anda "ruh beden"le diri bir halde; aklı-bilinci tamamiyle yerinde olarak mezara gömülür!..

 

Ve de kıyâmete kadar diri bir halde kabir âleminde yaşamını sürdürür!..

 

Nitekim, "âmentü"de söylemekte olduğumuz "vel ba`su ba`del MEVT" kavramı bunun açık delilidir!...

 

Görüldüğü gibi "BA`S" olayı kıyâmete bırakılmıyor; "ölümün hemen sonrasında" olarak vurgulanıyor!. (1)

 

(1) "BA`S" olayının kaynağı olan ALLAH`ın "BÂİS" isminin manasını iyi anlamak için, İmam GAZALİ`nin "Esmâ-ül Hüsnâ şerhi" isimli kitabını tetkik edebilirsiniz...

 

Bu hususları geniş olarak incelemek isteyenler "Hazreti MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI ALLAH" isimli kitabımızın "ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ" bölümünü okuyabilirler.

 

Evet, "insan ruhu", 120. günden itibaren, bütün yaşamı boyunca, tüm zihinsel hâsılasıyla yüklenir; ve beden kaydından kurtulduktan sonra da dünya yaşamındayken elde etmiş olduğu verilere ve enerjiye göre bir biçimde yaşamını sürdürür...

 

Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan dalga dünya yani "berzah" âleminde yaşayan "ruh"lar; kıyâmetle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla dünya ile birlikte güneşin dalga ikizi olan "cehennem"in içinde yerlerini alırlar; veyahut da kaçabilen diğer "ruhlar"la birlikte "cennet" ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların dalga ikizleri içinde yolculuğa çıkarlar...

 

Ancak dikkat edilmeli ki...

 

Ölümötesi yaşamın bir günü, Kur`ân-ı Kerim’in ifadesine göre, dünya senesi ile bin yıldır... Yine Hazreti Rasûl`ün açıklamasına göre, sadece "sıratı geçiş üçbin senelik yoldur..."

 

Oranın bir günü, dünya senesiyle bin yıl olursa, üç bin yılı ne kadar eder, artı siz düşünün... Ve  buna göre de diğer zaman ölçülerini düşünebilmeye çalışın...

 

İş böyle olunca, olayı ister istemez çok daha geniş boyutlu düşünmek gerekmektedir...

 

Evet "RUH" konusunda bir iki hususu daha vurgulayalım...

 

"Ruha" ait olarak bilinen hususların tamamı gerçekte beyne aittir!... Bu yüzdendir ki "RUH"un hastalığı olmaz!... "RUH hastalığı" tâbiri tamamiyle yanlış bir ifadedir!... Gerçekte beyin hastalıkları ve fonksiyon bozuklukları söz konusudur...

 

Her beyin, kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiği için, o beyin kullanım dışı kaldıktan sonra, ruhunun başka bir beyne geçmesi diye bir şey de asla söz konusu olmaz!. Yâni, reenkarnasyon, yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme asla gerçek değildir; aldatmacadır!.. Bu tür olaylar kesinlikle CİN kandırmacasından başka bir şey değildir...

 

Ölmüş bir kişinin ruhuna siz beyin dalgalarınızla dua veya Kur`ân okuyup yollayabilirsiniz... Ve eğer o kişi dünyada iken o tür bilgiler almış ise, yolladıklarınızı değerlendirebilir.  Aksi halde göndermiş olduğunuz mesajdaki  enerji belli bir süre ona ferahlık verir ve hemen eski hâline döner.

 

Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi "RUH" olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azâb duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azâbı nedir ve nasıl oluyor?...

 

Çokça sorulan sorulardan biri de budur... Cevabını verelim...

 

Kişi kabirde ve kabir âleminde şuurlu, aynen dünyada olduğu gibi aklı başında bir haldedir... Kendi bedenini, çevresini de görmektedir. Mezar içindeki çeşitli haşerat, fare, yılan, çıyan vs gelip kendi yüzünü, yanağını yemeye  başladığı zaman, o bunu tamamıyle kendinin yendiği şeklinde algılayacaktır!... Zira, bütün yaşamı boyunca, o bedeni, o yüzü kendisi olarak kabullenmiş ve bu kabulleniş de olduğu gibi dalga bedenine, bilincine yüklenmiştir!.. Bu nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle  bakacak; ve bunun sonucu olarak da, ister istemez büyük bir azâb duyacaktır!..

 

Bunun misâlini şöyle verebiliriz... Gün boyu bir takım şeylerden korkuyorsunuz ve derken uyuyorsunuz... Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!.. Evet, fizikman bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş olan o korkutucu şeyler, sizin o anki  yaşantınızı kâbusa çevirmiştir!..

 

Kabir yaşamı esas olarak üç devredir;

 

a-  Mezar içi yaşam;

 

b-  Kabir âlemi yaşamı;

 

c-  Berzah âlemi yaşamı.

 

 

"Kabir âlemi" yaşamı ile "berzah yaşamı" hakkında detaylı bilgiyi "ALLAH" isimli kitabımızda bulabilirsiniz...

 

İşte mezar yaşamı da, eğer dünyada iken bu ortama karşı tedbir alınmamış ise, otomatik olarak kâbusa dönüşecektir... Uyanması mümkün olmayan bir kâbus!.. Bu durum da dini terminolojide "kabir azâbı" diye anlatılmıştır...

 

Gündüzleriniz ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir...

 

Ve kabirdeki bu bitmez tükenmez kabusa, azaba karşı,  şu anda yaşarken tedbir almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da  mümkündür ki bu yüzden "Din" gelmiştir...

 

Yani "DİN", yukarıdaki hayâl edilen bir tanrıya tapınma gayesiyle değil, "İnsanın ölümötesi ebedi yaşamı öğrenip, şartlarına karşı kendini  hazırlaması amacıyla; kendi hakikatını anlayıp, ALLAH'ı idrâka çalışması" için gelmiştir...

 

Ki bu konuda çok daha geniş ve tafsilatlı bilgiyi "İSLÂM" ve "İNSAN VE SIRLARI" isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

 

"RUH gücü" denilen şey, beynin güçlü dalga yayımından başka bir şey değildir. Ayrıca, beynindeki bu özellik aynen "RUH"a da yüklendiği için elbette ki "ruh" da bu güce sahip olmaktadır...

 

"Evliyanın feyiz vermesi" denilen olaya gelince...

 

Bu kişi, yapmış olduğu yoğun zikir ve riyazat sonucu, beyninde oldukça önemli bir kapasiteyi kullanabilir hâle gelmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar yayabilmektedir.

 

Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir... İşte o anda, sizin beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar anlamadığınız, farketmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hâle geliverirsiniz... Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için, sizde önemli gelişmeler sağlar... Ve böylece denir ki "ben filanca zât'a gittim ve bana şöyle feyiz verdi... O anda çözüverdim bir çok meseleyi!."

 

Esasen beynin yaydığı dalgalar iki türlüdür;

 

1)  Genel yaygın dalgalar...

 

2)  Yönlendirilmiş dalgalar...

 

 

Bütün insanların beyinleri zaten genelde yaygın dalgaları yaymaktadırlar...

 

Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur... (1)

 

(1) Bakınız "DUA   ve   ZİKİR"

 

Meselâ yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..

 

Bunun gibi, özellikle kadınların belli bir istek uğruna bir araya toplanıp şu kadar tesbih çekip, dua okuyup, o isteği talep etmeleri, hepsinin beyin güçlerini tek bir isteğe yönelik olarak odaklamalarıdır...

 

Hac da bunun çok çok büyük ve güçlü bir şeklidir... Bu konunun incelikleri ve sırlarını ise "TEMEL ESASLAR" ile "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

 

Eğer çok sayıda insan, ayrı ayrı topluluklar halinde bile olsa, aynı anda ve aynı isteğe yönelik şekilde belli bir konsantrasyondan sonra dua ederse, istekte bulunursa, büyük bir ihtimal ile o istek gerçekleşir.

 

Nitekim İstiklâl savaşı sırasında çeşitli toplulukların, mevlid veya sair isimler altında yaptığı toplantılarda ettikleri dualar; yâni beyin dalgalarını tek bir gaye uğruna yönlendirmeleri ve odaklamaları, toplum üzerinde büyük mânevi güç oluşturmuştur...

 

Mânevi yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir...

 

Esasen, burada ayrıca belirli bir "melekî" veya kendilerini "uzaylılar"olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek istemiyoruz...

 

RİCÂLİ GAYB denilen yüksek mânevi güç sahibi kişiler,  "irşâd kutupları" dahi çoğunlukla, yeryüzüne çeşitli ilimleri, güçlü beyin dalgaları ile yayarlar... Ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir...

 

Belirli konuların dünya üzerinde, hem de birbirinden habersiz kişiler tarafından algılanarak yürürlüğe konulması; hep bu şekilde güçlü yönetici beyinlerin yaptıkları yayınlardan ileri gelmektedir...

 

Hattâ çeşitli modalar bile dünya üzerine hep bu şekilde yayılmaktadır, diyebiliriz...  Bu hususlar, değerli âlim ve ârif Muhyiddin A`rabi tarafından "Fütuhatı Mekkiye" isimli eserinde benzetme yollu anlatımla kısmen açıklanmıştır... İsteyenler o esere bakabilirler...

 

"RUH" kelimesi bize iki büyük özelliği ifade etmektedir:

 

1. Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mâhiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahip olduğu enerjiyi meydana getiren bir "ÖZ"dür "RUH"!.. Yani, Evrensel Kuantsal bütünlük!..

 

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi "RUH"la ve "RUH"tan meydana gelmiştir...

 

"RUH" olmadık hiç bir zerre mevcut değildir... Zîra, zerre, "kuant" onunla mevcuttur!..

 

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi "RUH"tan almaktadır...

 

Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren "RUH"a sahip ve "RUH"la kâim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır...

 

Dini tâbirle, "RUH" ile kâinat yaradılmıştır... "RUH" ile kâim ve var olan varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez...

 

3."RUH" adı verilen ve her kuantta yerini bulan "ÖZ" aynı zamanda "ŞUUR" kaynağıdır... Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır... Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.

 

Dolayısıyla kainatta var olan her hareket asla tesadüfî olmayıp, taşıdığı "ŞUUR"un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir...

 

"ŞUUR"suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler... Ancak, kendileri bu durumu idrâk edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların  bu durumunu idrak edememekteyiz...

 

Nitekim dini yoldan da bir delil göstermek gerekirse, fikirlerimizi isbat eden işte bir âyet:

 

"HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, (HER ŞEY) O`NU TESBİH VE HAMD EDER!.. FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ İDRÂK EDEMEZSİNİZ..."  (17-44)

 

Evet, çünkü bilimin bugün "kuant" diye adlandırdığı zerreciklerin ne mâhiyetini, ne "bilinç"le ilişkisini, ve ne de nasıl bir düzenlilik içinde bulunarak bir vazife îfa ettiğini, beş duyuyla kısıtlanmış, bedenle kayıtlı insanın anlamasına imkân yoktur!.. Bu ancak bilinebilir, kavranabilir... Hepsi o kadar!..

 

Şimdi de Kur`ân-ı Kerim`den "RUH" hakkında bilgi veren bir âyeti nakledeceğim:

 

"SÖYLE: RUH, RABBİNİN EMRİNDENDİR; SİZE İLMİNDEN KÂLİL BİR MİKTAR VERİLMİŞTİR..."(17-85) 

 

Son devirlerin ünlü İslam düşünür ve mutasavvuflarından İsmail Hakkı Bursevi bir eserinde bu âyeti açıklarken "kâlil" kelimesinin "iklâl" kelimesinden geldiğini; "iklal"in mânâsının da "bir şeyi yerden kaldırmak" olarak anlaşıldığını belirtmekte ve netice olarak burada, "herkesin kendi kapasitesince bu konuda bilgi sahibi olabileceği", mânâsının verilmek istendiğini söylemektedir...

 

Foton adını verdiğimiz ışıklı zerreciklerin belirli bir oranda ve düzende bileşimi, bu maddeötesi boyutta  (âlemde), "İNSAN", "CİN" dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirirken; bu bileşimin belirli ölçülerde "yoğunlaşması" da, saydığımız yaratıkların katlarını veya başka bir tâbirle büründükleri nesneleri meydana getirmektedir, insanın ve cinnin perisperisi gibi; kezâ bu bileşimin, öyle bir özelliği daha mevcut bulunmaktadır ki, o da kısmi "bilinç" sahibi olarak nitelendirdiğimiz fotonların, bu yapıdaki bileşiminin en bâriz  şekilde "insan"da gördüğümüz ve bildiğimiz mânâdaki "BİLİNC"i meydana getirmesidir.

 

Evrende, varolan herşey içinde, insanın değerlendirebileceği oranda "ŞUUR"a dolayısıyla "RUH"a sahip yaratıklar "İNSAN" ve "CİN"lerdir.

 

Keza "insan"ın saydığımız diğer yaratıklardan ayrılması,

 

1.Sahip olduğu "ŞUUR"un  gücü ve kapasitesi yönüyle;

 

2.Bileşimin ötekilerden daha fazla yoğunlaşması ve madde kaydına girmiş olması özellikleriyle meydana gelmektedir...

 

Sanıyoruz ki, "RUH" kelimesinin ne mânâ taşımış olduğunu böylece bir oranda da olsa açıklamış olduk...

 

"RUH" hakkında son devrin ünlü tefsirlerinden "Hak dini Kur`ân dili" adındaki eserde, Elmalı`lı Hamdi Yazır da şu bilgiyi vermektedir ki, dikkat edilirse bizim yazdıklarımızla tam bir uyum hâli vardır:

 

"RUH" denildiği zaman başlıca üç nokta-i nazar mülâhaza edilegelmiştir.

 

·    Mabihil hareke, yani hareket başlangıcı;

 

·    Mabihil hayat, yani hayat başlangıcı;

 

·    Mabihil idrâk, yani idrâk başlangıcı...

 

 

Hareket başlangıcı mülâhazasıyla RUH maddenin tam mukâbili olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya RUH denildiği zaman bu mülâhaza kastedilir. Bu mânâ RUH`un en umumi, geniş mânâsıdır. Meselâ elektrik bu mânâca bir ruh ve her kuvve-i muharrike bir ruh demektir.

 

Hayat başlangıcı mülâhazasıyla RUH ise bundan hususidir. Zira kuvve-i hayatiyye, mutlak kuvveden ehastır. Birisi genel mânâsıyla hayattır ki nebati hayata da yaygın olur. Bu mânâcadır ki, alelumum nebatta dahi ruh itlak edildiği vâkidir. Birisi de meşhur mânâsıyla hayat, yâni hayat-ı hayvaniyyedir ki, hayat-ı insaniyye müntehi olur. Bu mânâca RUH, ruh-i nebatiden ehass ve binâenaleyh, onu da mutazammındır.

 

Sonra idrâk mebdei, yâni ihsasa iktiran eden vicdanı basitten ma`rifet, taakkul, ilim, irade ve kelâm ve saire gibi en yüksek derecelere kadar alelumum şuur hâdisatının ve binâenaleyh bir hayat-i mâneviyyenin medârı olmak mülâhazasıyla RUH gelir ki, RUH`un en mümtaz haysiyyetini ifade eden bu mânânın en bâriz tezâhürü nefs-i insânîde tecelli ettiğinden, buna ruh-i insânî tesmiye edilmiştir.

 

Nefsi insânîyi, ruh-u hayvaniden ayırdettiren ve insanı ma`rifeti Hakk`a iysal ederek kendini ve gayrını bildiren bu ruh hakkındadır ki, "Ve nefahtu fihi min ruhiy" buyurulmuştur.. Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irade, teakul, kelâmı bâtıni gibi eserleriyle tanırız.

 

Fakat ruhun hakikati, hakikati insaniyenin maverasında olmasaydı, insan â`yânı eşyadan hiç bir hakikati idrâk edemez, veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lâzım gelirdi. Halbuki insanın meçhulatı pek çoktur.. Ne kadar olursa olsun bildiği de yok değildir..

 

Binâenaleyh idrâk başlangıcı olan ruh, insanın hayatı cismâniyesinde, bedenine nefholunan hava, ışık, ısı gibi hayatı mâneviyyesinde nefsine nefholunan bir başlangıçtır; ki nefsi insânînin şâkilesi hidâyet ve dalâletteki hissesi bunun derecei nefhi ile mütenasiptir" (Hak Dini c:4 sa: 3198-3199)

 

 

"İNSAN" YAPISI

VE ÖZELLİKLERİ

 

"İnsan" ismiyle bilinen ve bir bedenle görünen yaratılmışı üç ayrı bölümde inceleyebiliriz:  

 

1-İNSAN... Bir BİLİNÇ varlıktır!... Tasavvufta, "ruhu nurânî" diye isimlendirilir...

 

2- RUH beden... "Hologramik görüntülü dalga beden"...(1) Perisperi de denilir... Ruhu hayvânî denilen bu değildir!.. "Ruhu hayvânî" denilen biyolojik bedendeki canlılığı oluşturan bioelektrik enerjinin oluşturduğu dışarıya aura olarak yansıyan yapıdır...

 

(1)      "RUH" adı verilmiş bulunan hologramik dalga bedenin yapısı ve katmanları hakkında detaylı bilgi "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızın "RUHUN iÇYÜZÜ" bölümünde mevcuttur. A.H.

 

3- BEDEN... "Ruh-u insânî" denilen "hologramik görüntülü dalga bedeni" üreten beyni taşıyan ve ona gerekli hizmeti veren maddi-biyolojik yapı... 

 

Şimdi sırasıyla bunları açıklamaya çalışalım;

 

 

İNSAN

 

"İNSAN" ismiyle isimlenen gerçek varlık, tamamıyle "BİLİNÇ"ten ibaret bir yapıdır..

 

Bu şuur, beynin ürettiği bir düşünsel yapıdır. Beynin yapısındaki genetik bilgiler; artı astrolojik etkilerin meydana getirdiği özellikler; artı, şartlanmalar, artı bunların sonunda doğan düşünce sistemi, "kişilik şuuru" dediğimiz şeydir.

 

Yukarıda saydığımız özellikler, beyin tarafından oluşturulur ve "RUH" dediğimiz "dalga bedene" yüklenir... Ve sonsuza dek bu dalga bedenle yaşamına devam eder.

 

Esasen "BİLİNÇ", hem dalga bedenden ayrı, ham de aynıdır!.. Eğer, dalga beden olmasayadı beyin bu özellikleri meydana getirmesine rağmen, bu "kişisel bilinç" ölüm denen beynin durmasıyla birlikte son bulacaktı ki; artık bu durumda ölümötesi yaşamdan söz edilemezdi... Ne var ki, beyin "RUH" adı verilen "hologramik dalga bedeni" üretmesi ve kendisindeki tüm verileri bu bedene yüklemesi, "İNSAN bilincini" ölümsüzleştirmiştir...

 

Kişilik "ruh"u dediğimiz "dalga beden" dahi "mutlak RUH" ile varlığını sürdürmektedir...

 

Eğer bir kişi, "bilinç" boyutunda kendini bulabilirse, hem kendisini "kozmik bilinç" boyutunda tanımış olur, hem de ışık hızının çok çok üzerindeki "düşünce hızına" ulaşır ki, bu boyutu yaşamanın hâlini dil ile ifade etmek âdeta imkânsızdır.

 

Bireysel bilinç ne kadar kendini "kozmik bilinç" olarak tanırsa tanısın, bu şekilde hissederse hissetsin, sonsuza dek "kişilik" kavramı ortadan kalkmaz!..

 

Bireysel bilinç, şartlanmalardan kendini arındırdıktan sonra bir şuur sıçramasıyla kendini "kozmik bilinç" olarak tanıyabilir...

 

"NEFS" kelimesiyle anlatılan ve "nefis" diye de bilinen hep  bu "kişilik şuuru"dur...

 

"Bireysel bilinç"in orijinal hâli, "Nefsi Sâfiye"dir...

 

"Nefsi Sâfiye" işaret edilen "kozmik bilinç", şartlanmalardan, şartlanmaların oluşturduğu değer yargılarından ve değer yargılarından doğan duygulardan oluşan perdelerle ve varsayım kabulle "kendi özünden" uzak düşmüş ve nihayet "nefsi emmare" denilen en alt bilinç seviyesine düşmüştür...

 

"Nefs", "benlik" bilincidir!... Şartlanmalarından arındığı ölçüde "benliğini" çok daha öz boyutlarda bulup hisseder ve böylece de "ALLAH`a yaklaşmış" olur...

 

 

RUH

 

"İnsan" ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü "dalga bedendir"... Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur...

 

Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak "RUH"a yükler.

 

Beynin, sinir sistemi aracılığıyla bedende oluşturduğu bio-elektrik enerji kesildiği anda, bedenin mıknatısıyeti de kesildiği için fizik bedenden bağımsız olarak yaşamına devam eder; ki bu durum "ÖLÜM" denilen şeydir.

 

Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir... Aynı, bir  otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi...

 

Herhangi bir sebeple "ruh", fizik bedenden ayrılır ve uzunca bir süre geri dönmez ise, beyin bu enerjiden mahrum kaldığı için durur ve "ölüm" dediğimiz olay meydana gelir...

 

"Hafıza-bellek" esas olarak bu "dalga" bedendeki bilgi yüküdür... Beyin, ihtiyaç duyduğu bilgileri buradan alır...

 

Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için "unutma" veya "hatırlayamama" dediğimiz olay meydana gelir...

 

Ruhların birbirini çekişi veya itişi denilen olay ise, ruhları üreten beyinlerin, astrolojik etkiler sonucu, eskilerin ateş-toprak-hava-su diye ayırdıkları dört farklı frekansta üretim yapmalarıdır...

 

"Ruh bedenin" dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir...

 

Ruh, bedenden ilişkisinin kesildiği son anki görüntü üzeredir...

 

Otuz yaşında kolu kopmuş bir  insan, elli yaşında ölse, ruhunun kolu hiç kopmamışçasına mevcuttur... Çünkü, ruhta meydana gelen özellikler ve görüntüler bir daha hiç kaybolmaz!..

 

"RUH bedende", yani "dalga bedende" var olan bütün özellikler, beyin tarafından üretildiği için, beynimizi ne kadar geniş kapasiteli kullanabilirsek, ne kadar çok enerji üretebilirsek, o kadar güçlü bir "RUHA" sahip oluruz... "Dünya âhiretin tarlasıdır, burada ne ekersen, orada onu biçersin" demelerinin sebebi, işte budur.

 

"İbadet" denilen çalışma şekillerinin sebebi hep beynin gelişip güçlenmesi ve dolayısıyla bu özelliklerin ruha yüklenmesidir...(1)

 

(1)Bu konuda geniş bilgi için "İNSAN VE SIRLARI" ile "DUA VE ZİKİR"  isimli kitabımızı okuyabilirsiniz...A.H.

 

Beynin üretip "ruha" yüklediği, "ruhun" kendini dünyanın ve güneşin çekim alanından kurtarmasını sağlayacak olan antimanyetik enerjiye eski dilde, din terminolojisinde "NUR" adı  verilmiştir.

 

Kişinin "NUR"u ne kadar çoksa, cehennemden o kadar kolay kurtulabilecektir...Yani kişi ne kadar ruhuna enerji yükleyebilmişse, bu çekim alanlarından o kadar kolaylıkla kurtulabilecektir.

 

Eğer bu enerji yükleme işini ihmal etmiş ise, o takdirde de kendini güçlü çekim  odaklarından kurtaramıyacak ve ebedi olarak o çekim alanında hapis kalacaktır.

 

Bu "ruh" adı verilen bireysel bilinci taşıyan yapı, bir diğer ifade şekliyle "yüklenmiş dalga beden"dir!... Yâni, görüntü ve ses yüklenmiş televizyon dalgalarında olduğu gibi...

 

Seyyal bir yapıya sahiptıir... Zaman ve mekân kaydının dışındadır... Aynı anda bir kaç yerde bulunabilme özelliğine sahip olabilir...

 

 En büyük özelliği ise; karşı karşıya bırakıldığı her şeyin hakikatine yönelmesi, o şeyin aslını hakikatını araştırması... Bildiğimiz "bilinç" bu ruhta yer aldığı için, gene "bilince" ait tüm özellikler bu yapıdan algılanır..

 

Hücreleri birarada tutan, yani bedeni bir bütün hâlinde koruyan beynin yaydığı bioelektrik enerjidir ki buna tasavvufta "harareti griziye" denilmiştir..

 

 

 

BEDEN

 

 

Herkesin gördüğü, "insan" diye bildiği yapının adıdır..

 

Görevi, birkaçtır...

 

Öncelikle  insan bilincinin ve varlığının oluşmasını sağlar...

 

İkinci olarak, beden, beynin faaliyet göstermesi için ihtiyaç duyduğu bioelektrik enerjiyi temin eder... Maddi gıdaları yani kimyasal enerjiyi, bioelektrik enerji haline dönüştürerek beynin emrine verir... Beyin de bu bioelektrik enerjiyi dalga enerji hâline dönüştürerek değerlendirir... 

 

Üçüncü olarak bedeni bir bütün hâlinde tutan, hücreleri birbirine bağlayan  manyetik enerji beyinden ileri gelmektedir...

 

Bedeni meydana getiren hücreler dalga bedene bürülü "İnsanın" bedenden ayrılmasından sonra da yapılarının gereği olan hayatlarına devam ederler; ancak birbirlerine bağlayıcı özellik kalktığı için, dağılıp çürürler... Ve her hücre, kendi yapısına en yakın olan bir başka bileşime dönüşerek katılır...

 

Izdıraplar, ağrılar, acılar, sancılar, bedenin herhangi bir organının fonksiyonlarının, dıştan veya içten gelen bir etkiyle, olağan şekilde devam edememesi halinde meydana çıkar... Bunların hissedilmesi de beyindeki ağrı, acı merkezleri aracılığıyla olur...

 

Eğer beyindeki bu merkezler işlemez hâle gelir, arızalanırsa; veya hipnoz, kendi kendine telkin yollarıyla bu bölümler devre dışı bırakılırsa insan hiç bir acı duymaz maddi yapısında yâni bedeninde...

 

"İnsan" dediğimiz hakiki yapının, bu ağrıları, sancıları bizzat duyuyor sanılmasının sebebi ise, beynin  o anda bu ağrılar ve acılar dolayısıyla meşgul bulunması, ve bu sebeple de esas görevini yapamamasındandır... Çünkü beynin esas görevi "insan"ın istediklerini maddi yapıdan açığa çıkarmaktır...

 

Halbuki ağrı ve acılar sonunda bu vazifeyi yapamadığında, "insan", istediklerini madde dünyasına aktaramamanın azâbını duyar...İşte, insanın ağrılı ve acılı anlarda çektiği azâbın hakiki sebebi budur... Ancak biz, bunu bilemediğimiz için, bedene ait ağrı ve acıları bizzat "insan" duyuyor sanırız...

 

Gerçekte, bugün madde düzeyindeki insanların, Ruh`a atfettikleri; spritlerin, yani ruh çağıranların(!) da "geri ruhlar", "gelişmemiş ruhlar" diye nitelendirdikleri bütün olaylar, aracı vazifesi gören beyin katının herhangi bir sebeple düzenli çalışmaması sonunda, insanın özelliklerini madde dünyasına sunamaması hâlidir...

 

Yani "akıl" veya "akılla ilgili", yahut da "ruhla ilgili" olarak sanılan ve "insan" için söylenen bütün hastalıklar, gerçekte ya "beynin" gelişmemesindendir; ya da patolojik bir değişim sonucu düzenli çalışmamasındandır...

 

İnsanın, kendisinde var olan kâbiliyet ve istidadı madde dünyasına aktarabilmesi, beynin gelişmesiyle orantılı olmaktadır... Beynin gelişmesi ise, her ne kadar elinde görünüyorsa da, bu gelişme dış ya da içe ait çeşitli şartlarla bağlantılı olabilmektedir.

 

"Ahlâk" diye adlandırdığımız; ve bozukluğunda kişinin veya toplumun çıkarları aleyhine bir takım olaylar çıkmasına sebep olan davranışların temel sebebi dahi beyin olmaktadır...

 

Ahlâk bozuklukları hâlinde, madde dünyasında tesbit edilen hallerin sebebi, bu özelliklerin "insan"dan "bedene" geçmesini sağlayan beynin, ilgili bölümlerinde yeterli hücre gruplarının gerekli bağlantıya sahip olamayışı, düzenli bir şekilde çalışamayışıdır...

 

Ki bu durumda da "insan"ın perisperi (ruhu hayvani) adıyla ifade etmeye çalıştığımız bir takım ışınlardan meydana gelmiş yapısının, beynin bu hücre grupları arasındaki tıkanıklıkları açması, yahut da iletişim kurulmamış bağlar arasında gene elektrik akımıyla bu iletişimin sağlanmasıyla düzelmektedir.

 

İnsanın, ölümünden sonra, dini akîdelere göre, dünyada ortaya koymuş olduğu olumsuz ahlaki davranışlarından sorumlu olması da, o ahlâkın kendi yaradılışında olmayıp, beyninden ileri gelmesi sebebiyle, "insan"ın beyindeki o düzensizlikleri düzenlemeye çalışmamasındandır...

 

Nitekim bütün insanların yaradılıştan mükemmeliyete sahip olduklarının ispatını da dini yoldan gene Kur`ân-ı Kerim`den bir âyet ile ispatlayalım:

 

 "GERÇEK Kİ İNSANI EN MÜKEMMEL BİR ŞEKİLDE YARATTIK." (95-4)

 

Evet, en gelişmiş bir şekilde halkedilen "insan" önce dalga bedeni; sonra da biyolojik bedeni ve dolayısıyla da beyin aracı katıyla kısıtlanarak, madde dünyasında, yapısındaki mükemmelliği ortaya koymak durumunda bırakılmıştır... Ki insan bunu başarabildiği oranda mükafata, yapmadığı oranda da sonucuna hak kazanacaktır... Nitekim insanın bu mükemmel şekilde halkoluşundan sonra, maddeyle kısıtlanışı da bir sonraki âyette belirtilmektedir:

 

"... SONRA DA ONU, (insanı) AŞAĞILARIN AŞAĞISINA iNDİRDİK (madde kaydına soktuk)..."(95-5)    

       

Evet görüldüğü gibi, gerçekte her insan, en mükemmel bir yapıya sahip olmasına rağmen, kendisindeki bu mükemmelliği beyninde gerekli gelişimleri yapmaması sebebiyle, madde dünyasında ortaya koyamamakta; ve Yaratıcısı tarafından da bu yüzden sorumlu tutlmaktadır...

 

Evet "ahlâkî bozukluklar" diye bildiğimiz durumların kaynağı da beyindeki bir takım bilemediğimiz patolojik sebeplerdir demiştik...

 

Bakınız  ünlü Tıp adamı Ordinaryüs Profesör Doktor Sadi IRMAK, beynin üst yapısı hakkında ne diyor:

 

"Beynin üst yapısı hakkında şimdilik şunu biliyoruz: Bu üst yapıda 15 milyar hücre vardır... Yâni üst beyin kabuğunda... Ve bu hücreler arasında iştirak bağları, küçücük lifler bulunur... Yâni, bu liflerle birbirine bağlanır hücreler... Ayrıca fizyolojik olarak da elektrik bağları vardır...

 

Şimdi bu son ilmi araştırmalar gösteriyor ki, insan bu bağlantı imkanlarının (90 senelik hayatında) ancak pek azını kullanmaktadır... Ve bu bağlantılar vasıtasıyla, hücre gruplarının çalışması tefekkürün, felsefik görüşün ortaya çıkmasına vesile olmaktadır...

 

Fakat şimdi bilmekteyiz ki, en mütekâmil bir insan, Einstein bile, mevcut potansiyellerinin, bağlantı liflerinin pek azını kullanarak ölmüştür...

 

Şimdi şöyle tahminler yapılmaktadır:

 

İleride gitgide, yeni kombinezonlar kurmaya alışacak veya hâdiseler onu zorlayacaktır. Böylece insan yeni vasıflar ortaya koyacaktır...

 

Hatta bu 15  milyar hücre arasındaki irtibatlar, günün birinde tam teşekkül ettiği zaman, insan ulûhiyete çok yaklaşmış olacak, Allah`ın gölgesi veya halifesi durumunda olabilecektir... Fakat şimdilik bu imkânların pek azını kullanabiliyoruz... Bizim, tabii, vasat insan dediğimiz insan, bunun beşini, onunu kullanabiliyor... Shakespare`de 6 bin kelime, bir köylüde ise 60 kelime görülür... Kullanılan kelime adedi, bu kombinezonların sayısı ile ilgilidir... Hangi adam hayatında fazla kelimeye sahip ise, bu kombinezonların fazla olduğuna işaret eder...

 

-Her bir kelime bir kombinezonun mu ifadesidir?..

 

-Evet... Her bir kelime bir kombinezonun ifadesidir... Her bir kelime, ayrı hücre grupları arasındaki bir kombinezonla meydana gelir...

 

-İnsanın tekâmülü, bu lifleri daha fazla kullanabilmesine bağlı demek?..

 

-Evet, bu lifler anatomik olarak herkes de mevcut; fakat kişinin bu lifleri kullanabilme yeteneği herkesin şahsına göre değişmektedir... Onları kullanmamızı  gerektirecek hâdiselerle karşılaşmamış olmamız da bir sebep olabilir burada... Kullanılmaya kullanılmaya insiyaklar da dumûra uğrar.

 

-Demek, muhayyilesi geniş bir insan dediğimiz  zaman, bu kombinezonları fazlasıyla kullanabilen bir kişi kastetmiş oluyoruz?..

 

-Evet... Bugün ilmin varmış olduğu neticelerden biri de budur!.. Çoğu da bunu erkenden alıştırmalı diyorlar...işte çocuk terbiyesinin, yüksek dimağı faaliyetleri öğretmenin faydası da bundan dolayı çoktur..."

 

İşte Sayın Ordinaryüs Profesör  Doktor Sadi IRMAK`ın da beynin yapısı hakkındaki görüşü böyle...

 

Biz burada tıbbî bir eser yayınlama durumunda olmadığımız için beynin özelliklerine daha fazla girmeyeceğiz... Ancak beyin hakkındaki fikirlerimizin ispatı mâhiyetinde, zannediyoruz ki ülkemizin bu ünlü bilim adamının sözleri de okuyucularımızın bu sahada bir şeyler kazanmasına vesîle olmuştur...

 

Bizim burada "İnsan" diye adlandırdığımız ve "1." olarak açıkladığımız yapının adı, dinî kaynaklarda "NEFİS" ve "İNSAN" olarak da geçmektedir.

 

Dini kaynaklarda "Ruh-u Hakikat" diye tanımlanan, bizde de "Ruh" adını almakta; "Ruh-u Seyrânî" yahud "Nefis" adıyla işaret edilen bizde "İnsan" kelimesiyle yerini bulmakta; kezâ "Ruh-u Hayvânî" denilen kısım da bizde "dalga beden" diye açıklanmaya çalışılmaktadır...

 

Kelimeler böylece değerlendirilerek, anlaşılarak, aşağıda nakledeceğimiz pasajlar dikkatle okunduğu takdirde, dinî kayanakların ve İbn-i Abbas gibi, devrinin çok ünlü bilim adamının görüşüyle, görüşümüz arasında hiç bir fark olmamaktadır.

 

Aşağıda okuyacağınız pasajlar "Hak Dini Kur`ân Dili" adındaki 9 ciltlik merhum Elmalı`lı Hamdi Yazır`ın tefsirinden alınmıştır...

 

NEFS, bir şeyin zâtı ve kendisi demektir. Ruh ve kalb mânâsına da gelir. Örf-i Şer`ide şehvetin, gadâbın mebdei olan kuvve-i nefsânîyyeye ıtlak olunur. Burada evvelkidir. (cilt: 1/Sayfa: 223)

 

"HER NEFS ÖLÜMÜ TADACAKTIR"...  NEFS, zât ve ruh mânâlarına geldiği cihetle, bundan bazı zevat, bakâ-yı ruh mânâsına anlamışlardır. Çünkü tatmak bir eser-i hayattır. Ve zevk anında, zevk alanın bâki olduğunu ifham eder, yoksa zevk tasavvur olunamaz.

 

O halde mânâ, "her nefis bedenin ölümünü tadacaktır" olur.

 

Bu da nefis, bedenin gayrı olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğine ifham eder.  Binâenaleyh zarûreti mevt, hayatı cismâniyyeye mahsus olup, ervah-ı mücerredenin adem-i fenâsına kâildir.(Cilt: 2/Sayfa: 1244)

 

*ibn-i Abbas Hazretlerinden vârit olan bir rivayet veçhile, akl-u temyiz nefsi denilen nüfusı nâtıka ile tefsir etmişler ve teveffiyi (ölümü) de bedene olan tealluk ve tasarrufunu  kesmek suretiyle kabz edip almak diye beyan etmişlerdir...

 

İbn-i Abbas hazretleri demişlerdir ki: Ademoğlunda bir nefis, bir ruh vardır; aralarındaki fark, güneş ile ışığı gibidir. Nefis kendisiyle akıl ve temyiz yapılan; Ruh da, teneffüs ve hareket yapılandır. Ölümde ikisi de müteveffa, (yani bedenle bağlantısı kesilmiş); uykuda ise yanlız nefis müteveffadır. (c:5, s:4127)

 

*Melekülmevt (azrail) bedenden ruh-i hayvânî denilen hayatı cismâniyye ruhunu kabzeder, akl-u temyiz ruhu denilen nüfus-u nâtıkayı, emr-i rab olan ruhi insâniyi ise "ve nefahtu fiyhi min ruhiy" mantığınca doğrudan doğruya ALLAH nefhettiği gibi; "Allahû yeteveffiyl enfüs" mantığınca, kabz-u teveffisi de doğrudan doğruya ALLAH`a aittir. (c:5, s:4129)

 

 

 "CİN"LERİN YAPILARI

ve ÖZELLİKLERİ

 

"CİN" adıyla işaret edilen; gerçeği itibariyle insan gözü tarafından görülemiyen; bazen de sahip oldukları özellikler dolayısıyla, bazı insanlara maddemsi görüntüler verebilen bu varlık türünün yapısı iki katmandan oluşur:

 

1-CAN... Algılamada yetersiz kaldığımız "bilinç" türü...

 

2-PERİSPERİ denilen "hologramik dalga  beden"!.

 

 

Şimdi bunları inceleyelim...

 

 

CİN

 

Kur`ân-ı Kerim’de "CİN" kelimesiyle tanımlanan; halk arasında "peri", "dev", "hayâlet", "CİN", "CİNNÎ", "iyi saatte olsunlar" diye bilinen; görüntülerine göre çeşitli isimler takılan; spiritlerin, ölmüş kişilerin "RUH"u sanarak çağırma yoluyla iletişim kurdukları; son olarak  da anlattıkları masalları yutacak fikir düzeyindeki kişilere kendilerini "UZAYLI VARLIKLAR" olarak tanıtan  görünmeyen "bilinç varlıklar"dır!..

 

"NEFS"i itibariyle varlığını, hayâtiyetini, "ben" bilincini bundan önceki bölümde belirtmiş olduğumuz üzere mutlak "RUH"tan alır...

 

 Bilinç mükemmeliyeti olarak, evrende "İNSAN"dan sonra gelmektedir...

 

Kendi varlığını bilebilmesi, perisperiye (dalga bedene) bürünmesinden itibaren olmaktadır ki, bu da CİNlerin bir nevi doğumu olmaktadır kendi yapılarına göre...

 

Mutlak mânâda ölümü, kıyâmet denen anda olmaktadır aynen insan gibi...

 

Basit mânâdaki yani bizim umumi olarak anladığımız şekildeki  ölümleri ise, kendilerine tâyin edilmiş ömürleri sonunda perisperilerinden (dalga bedenden) soyutlanmaları tarzında olmaktadır... CİNler kendilerinden birisinin ölümlerini, onun aralarından kaybolmalarıyla anlarlar...

 

Yaşama süreleri yâni ömürleri hakikatta insanlarla aynı süre almasına rağmen, yapı şartları ve özellikleri dolayısıyla, bu süre bazen bize göre 700-1000 yaşını bile bulmaktadır... Yâni gerçekte, kendi öz zamanlarına göre 60-70 senelik ömürleri, bizim zaman birimimize kıyaslandığı takdirde, karşımıza 1000 seneye yakın bir ömür süresi çıkabilmektedir...

 

Yapıları sebebiyle çok gelişmiş imkânlara sahip olmalarına rağmen, düşünce seviyesi, bilinç olarak, insanlardan üstün olanına da rastlanmaktadır... Şurası kesin olarak bilinmektedir ki, üstün insan, üstün CİNden daha üstün olmaktadır...

 

Karakter olarak insandan daha zayıf bir yapıya sahiptirler... Olumsuz olarak adlandırılan davranışları çokça ortaya koymaya yatkındırlar... Ve genellikle bu çeşit işlerle uğraşırlar... Ancak buna rağmen içlerinde, iyileri, dine bağlı olanları ve hattâ ender de olsa evliyaları vardır...

 

En büyük özellikleri ve eğlenceleri, insanların zayıf taraflarından faydalanarak, müsait olan yapıları dolayısı ve sebebiyle, onları kendilerine bağlı kılmak, istediklerini yaptırmak, adeta kulları olarak kendilerine hizmet vermelerini sağlamak, taptırtmaktır...

 

Şeytan diye bilinen, yahut da şeytana ait olarak bilinen işlerin tamamı gerçekte CİNlere aittir... Çünkü şeytâniyet, CİNlerin bir vasfıdır!. CİNlerin dışında ayrıca, şeytan diye bir varlık yoktur...

 

CİNlerin özelliklerinden bundan sonraki bölümlerde daha geniş bir şekilde devam edeceğimizden, şimdilik burada kesiyor ve büründükleri örtüye geçiyoruz:

 

CİNler, hareketlilikleri ve madde kaydında olmamaları dolayısıyla, geçmişi tamamen bilebilmektedirler...

 

Geleceğe ait bilgileri, gene yapıları dolayısıyle bir ölçüde bilmeleri mümkün olmakta ise de, detaya inememektedirler... Pek çok kere de geleceğe ait verdikleri bilgileri yanlış çıkmaktadır.

 

2. PERİSPERİ (Ruhu hayvânî):

 

Yapısı henüz bugünkü ilmin tesbit edemediği dalgalardan oluşmuştur... Ancak bu sahada vazifeli olanların bir süre çalışması sonucu, perisperinin, yani dalga bedenin yapısını tesbit etmeleri hiç de güç olmayacaktır...

 

"İnsan" bölümünde açıkladığımız, "insandaki dalga bedenle" aynı özelliklere sahiptir...

 

Ayrıca, beden gibi, birşeye bürünmüş değildir; bedenin fonksiyonlarını da perisperi yüklenmektedir.

 

Diledikleri takdirde maddemsi bir görüntü verebilmektedirler...

 

Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla bağlı değillerdir...

 

İstedikleri anda dünyanın herhangi bir yerinde veya semanın herhangibir bölgesinde olabilecek seyyaliyete ve hıza sahiptirler...

 

Peki "CİN"lerin ömürleri nasıl oluyor da bin seneyi bulabiliyor..? Şimdi de onu açıklayalım...

 

 

 

CİN ÖMRÜ UZUNLUĞUNUN

BİLİMSEL AÇIKLAMASI

ve ÇOK KISA ÖMÜRLÜLER

 

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, CİNlerin ömürleri, insanların ortalama ömür süreleri olan 70 senenin yaklaşık 10 ila 13 katı, yâni 700 ile 1000 sene arasında değişmektedir..

 

Ancak bazı CİNlerin ömürlerinin 1400 seneye yakın bir zamanı kapladığı da bu sahada ihtisas sahibi olan kişilerce belirtilmektedir.

 

Onların ömürlerinin bu kadar uzun olması, yaşam şartlarının bizden başka bir şekilde olmasına, hızlarının insanınkinden çok çok yüksek olmasına bağlı bulunmaktadır..

 

Bunu imkânımız ve müsbet ilmin gelişmeleri nisbetinde açıklamaya çalışalım..

 

Bugün fizikte "öz zamanın kısalması" denilen  son derece şaşırtıcı bir durum tüm günümüz ileri bilim çevrelerince kabul edilmiş durumdadır..

 

Bu olayı basit bir şekilde anlatmak gerekirse; "hız yükseldikçe, zaman yavaşlar... Hız, belirli bir noktaya ulaştığında ise zaman durur" şeklinde özetleyebiliriz...

 

Bunun açıklamasını ünlü fizikçi Paul Langevin şöyle yapmıştır:

 

"Bir taşıtın içindeki insanla birlikte, yeryüzünden ışık hızının 20.000`de biri kadar bir hızla ayrıldığını düşünün... Bu taşıt ve içindeki insan, taşıt içindeki kendi zamanı ile tam bir yıl süreyle dünyadan uzaklaşıyor... Bir senenin sonunda ise çark ediyor ve dünyaya geri gelmeye başlıyor...

 

Ve sonuçta dünyaya geri döndüğü zaman kendi öz zamanına göre iki sene geçmiş iken, dünyanın tam ikyüz yıl ihtiyarlamış olduğunu, dünya üzerinde üç neslin değişmiş bulunduğunu görüyor.."

 

İşte bu durum onun çok yüksek hızda yaşamış olmasından ileri gelmektedir...

 

Evet, CİNler ise yapıları, madde kaydıyla kayıtlı olmamaları dolayısıyla sürekli olarak yüksek hız içinde yaşamaktadırlar..

 

İşte bu hızları dolayısıyla da, onlar, bizim 70 yıllık ömrümüz kadar bir zamanı kendi öz zamanları içinde yaşadıkları zaman; bu süre bizim hızımıza bağlı zaman boyutu itibariyle 700 sene civarına ulaşmaktadır...

 

Buna göre, boyutumuzun zaman ölçüsü ve hızına göre insanın ortalama 70 yıl yaşadığını ve CİNin ömrünün de bize göre 700 sene civarında olduğunu kabul edersek, çok basit bir hesapla hızlarının içinde yaşadıkları boyutta bize göre en az on misli daha fazla olduğunu farkederiz..

 

Bilmem bu şekilde CİNlerin insanlara göre neden çok daha uzun ömürlü olduklarının sebebini izah edebildim mi?..

 

Bize göre ömürleri bin sene olan fakat kendi özzamanları itibariyle de gene yetmiş sene yaşamakta olan CİN adıyla tanımlanan varlıklar mevcut olduğu gibi...

 

Maddenin atom çekirdekleri içinde gerçek enerji alış-veriş etkenleri olan (ve dışta da kendi kendine parçalanarak "u" mezonlarını meydana getiren) "pi" mezonları da İKİ MİLYARDA BİR SANİYELİK ömre sahiptirler!!!..

 

Kozmik ışınımlarda ortaya çıkan "u" mezonları ise yer atmosferinde çoğu defa birkaç kilometre ve bazen de on kilometreden fazla yol alırlar ve dönüşürler... ya da bizim tabirle ölürler...

 

İşte bu yukarıda çok basite indirgeyerek açıkladığımız bilimsel gelişmeler kamuoyuna açıklandıktan sonra Amerika`da sinema dünyası, bunu hemen perdeye aktarmış ve yukarıda anlattığımız "LANGEVİN GEZMENİ" diye bilim dünyasında bilinen bilimsel buluşa dayalı olarak bundan bir süre önce sinemalarda seyrettiğimiz "Maymunlar Cehennemi" ile "Maymunlar Cehennemine Dönüş" adlı filimleri çevirmişlerdir... Daha sonra da aynı esasa dayalı olarak pek çok senaryoya bağlı filmler çorap söküğü gibi birbirini takip etmiştir...

 

Şimdi de CİNlerden Kur`ân‘ı Kerim`de ne şekilde bahsedildiğini; bu âyetlerin yorumlarını; Hazreti Rasûl ile CİNler arasında geçen olayları ve nihayet çeşitli dini kaynaklardaki "CİN" konusundaki önde gelen görüşleri inceleyelim...

 

 

KUR`ÂN  ve HADİSLERE

GÖRE "CİN"

 

Buraya  kadar ki bölümlerde olaya bilimsel açıdan bakmıştık ve "CİN"lerin yapısını aynı bakışla izah etmiştik...

 

Bu bölümde ise "CİN" hakkında Kur`ân-ı Kerim`in verdiği bilgilerden bazıları ile  bu konuda Rasûlullah`tan bizlere ulaşan ve doğruluğunda şüphe olmayan bazı gerçekleri size nakletmeye çalışalım..

 

Önce Kur`ân-ı Kerim`den "CİN"lerle ilgili bazı âyetleri naklediyoruz... Âyetlerin sonunda verilen numaraların ilki sûre, ikincisi de o sûredeki âyet numarasıdır...

 

1-CANNI (CİNleri) DA DUMANSIZ ATEŞTEN (IŞINDAN-DALGADAN) YARATTIK... (55-15)(*)

 

(*)Hak Dini  Kur`ân Dili, cilt: 6 / sayfa: 4669.

 

2-CANNI  DA (insten evvel) MESÂMATA (yani gözeneklere-maddeye) NÜFÛZ EDİCİ VE ZEHİRLEYİCİ ATEŞTEN -RADYASYONDAN- YARATTIK... (15-27)(**) 

 

(*)Hak Dini Kur`an Dili, cilt: 4 / sayfa: 3059

 

3-O GÜN Kİ, ("ALLAH") ONLARIN HEPSİNİ TOPLAYACAKTIR.(ve şöyle hitap edecektir):

 

"EY CİN CEMAATİ,iNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALMAK (kendinize tâbi kılmak) KAYDINA DÜŞTÜNÜZ HA!..."(6/128)

 

4-BEN CİNLERİ VE İNSANLARI SADECE KULLUK ETMELERİ İÇİN YARATTIM...(51/56)

 

5-(Kıyâmet gününde hitap edilir): EY CİNLER VE İNSANLAR MA`ŞERİ GÜCÜNÜZ YETERSE GEÇİN GİDİN AKTARI ARZI SEMÂDAN; GEÇEMEZSİNİZ, OLMAZSA FERMAN!..

 

SALINIR ÜZERİNİZDE ATEŞTEN BİR YALIN, BİR ZEHİR DUMAN, KURTULAMAZSINIZ DESENİZ DE  "EL AMAN!."...

GÖK BİR YARILIP OLUVERDİMİ BİR GÜL, YAĞ GİBİ ERİYEN KIZARAN YANAN...

 

O GÜN SORULMAZ CÜRMÜNDEN NE BİR İNSAN, NE DE CAN (yani CİNler)... (55/33-35-37)

 

6. ANDOLSUN Kİ BEN, CEHENNEMİ BÜTÜNiNSAN VE CİNLERDEN (müstehak olanlarla) DOLDURACAĞIM... (11/19)

 

7. ...CİNLERDEN, İNSANLARDAN, KENDİLERİNDEN EVVEL GEÇMİŞ ÜMMETLER İÇİN DE, BUNLARA KARŞI DA O SÖZ HAK OLMUŞTU... (41/25)

 

8. BİR DE O`NUNLA (yani "ALLAH"`la) CİNLER ARASINDA HISIMLIK UYDURDULAR... ANDOLSUN Kİ, BİZZAT CİNLER DAHİ, ONLARIN (yâni kendilerinin) BEHEMEHAL TUTUKLU OLARAK GETİRİLECEKLERİNİ BİLMİŞLERDİR... (37/158)

 

9. ...(Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım nâs’ın) CİNLERDEN VE İNSANLARDAN...(114/6)

 

10. (Hesap günüde) EY CİN VE   İNS CEMAATİ (denecek), İÇİNİZDEN SİZE ÂYETLERİMİ NAKLEDER, BU GÜNÜN GELİP ÇATACAĞINI UYARIP HABER VERİR RASÛLLER GELMEDİ Mİ SİZE?..

 

"EY RABBİMİZ" DİYECEKLER, "NEFİSLERİMİZE KARŞI (kendi aleyhimizde) ŞÂHİDLİK EDERİZ"...

 

DÜNYA HAYATI ONLARI ALDATTI DA (bu duruma düştüler). GERÇEK KAFİR (hakikatı örtücü) KİŞİLER OLDUKLARINA KENDİLERİ DE, KENDİ ALEYHLERİNE ŞAHİDLİK ETTİLER...(6/130)

 

11.YÂD ET O ZAMANI Kİ, CİNLERDEN BİR TAİFEYİ KUR`ÂN DİNLEMELERİiÇİN SANA ÇEVİRMİŞTİK...

 

İŞTE BUNLAR, O`NUN HUZURUNA GELİNCE, (birbirlerine) SUSUN, demişler; (okunması) BİTİRİLİNCE DE, UYARMAYA MEMUR OLARAK KAVİMLERİNE DÖNMÜŞLERDİ...

 

EY KAVMİMİZ, DEDİLER, GERÇEK Kİ BİZ, MUSA`DAN SONRA İNDİRİLMİŞ OLAN, KENDİNDEN ÖNCEKİLERİ TASDİK EDEN, HAKKA VE HAKİKAT YOLUNA İLETEN BİR KİTAP DİNLEDİK...

 

EY KAVMİMİZ, "ALLAH"IN DAVETÇİSİNE İCÂBET EDİN!.. O`NA İMAN EDİN Kİ, GÜNAHLARINIZDAN BİR KISMINI BAĞIŞLASIN VE SİZİ ÇOK ELEM VERİCİ BİR AZÂBDAN KURTARSIN... (46-29/30/31)

 

12- (Ya Muhammed) ANLAT Kİ: BANA ŞU HAKİKAT VAHYOLUNMUŞTUR...

 

CİNLERDEN BİR TOPLULUK (benim Kur`ân okuyuşumu) DİNLEMİŞ DE, (aralarında)  KONUŞMUŞLAR:

 

"BİZ GERÇEKTEN HAYRANLIK VEREN KUR`ÂN DİNLEDİK... Kİ O HAKKA VE GERÇEĞE SEVKEDİYOR... BUNDAN DOLAYI BİZ DE ONA İMAN ETTİK!.. RABBİMİZE HİÇ BİR ŞEYİ ORTAK KOŞMAYACAĞIZ...

 

...GERÇEKLER ARASINDA ŞU DA VAR Kİ, İNSANLARDAN BAZI KİMSELER, CİNDEN BAZI KİŞİLERE SIĞINIRLAR; BU SÛRETLE DE ONLARIN (yani sığındıkları CİNlerin) AZGINLIKLARINI ARTTIRIRLAR...

 

BİZ CİDDİ BİR ŞEKİLDE SEMÂYA (göğün üst yapısına) ERİŞMEK iSTEDİK; FAKAT ONU SERT BEKÇİLERLE VE IŞIN TOPLARIYLA KAPALI BULDUK... VE DOĞRUSU BİZ ORADAN DİNLEMEK iÇİN BAZI MEVKİLERE YERLEŞİRDİK ... FAKAT ŞİMDİ, KİM DİNLEYECEK OLURSA, ONUN iÇİN BEKLEYEN BİR ŞİHAB (Meteor) BULUYOR...

 

VE  DOĞRUSU, BİZ BİLEMEYİZ O ARZDAKİ  İNSANLARA, BİR ŞER Mİ iRADE EDİLMİŞTİR, YOKSA RABLARI ONLAR HAKKINDA HAYIR MI DİLEMİŞTİR!...

 

VE GERÇEK, BİZLERDEN SÂLİH OLANLAR DA VAR, OLMAYANLAR DA VAR; DİLİM DİLİM YOLLAR OLMUŞUZ...

 

... VE DOĞRUSU, BİZLER, MÜSLİM OLANLARIMIZ DA VAR, HAKSIZLAR DA... MÜSLİM OLANLAR,iŞTE ONLAR RÜŞTÜ SEVABI ARAYANLARDIR... AMA HAKSIZLAR, ONLAR DA ATEŞE ODUN OLMUŞLARDIR. (72/1-15)

 

 

ÂYETLERİN  AÇIKLAMASI

 

Şimdi de "CİN" denilen yaratıklarla ilgili olarak "Kur`ân-ı Kerim"den nakletmiş olduğumuz bazı âyet meâlleri üzerinde durmak istiyorum, verdiğimiz sıra numaralarına göre...

 

(1) numarayla vermiş olduğumuz âyet meâlinde "CİN" adıyla bilinen ve bazı görüşe göre de, çoğul olarak "CAN" diye kullanılan yaratığın yapısı anlatılmaya çalışılmaktadır...

 

İnsanın yapısı için, umumi mânâda, görünüşünden yani bedeninin yapısından dolayı, nasıl ki "topraktan halk olunmuştur" denilmekte ise; burada da CİNnin yapısı izah edilirken, gene aynı usulle, CİNnin  yapısı işaret edilerek "dumansız ateşten" yani "ışınlardan - radyasyondan - dalgadan" yaradılmıştır diye târif edilmektedir.

 

(2)numarayla nakletmiş olduğum âyet meâlinde dahi bu yapının târifi gene aynı mânâya çıkacak, fakat bu mânâyı daha da açıklayacak bir şekilde izah edilmekte ve "gözeneklere (yâni maddeye) nüfuz edici ateşten" ve zehirleyici ateş - radyasyon" denilmektedir.

 

Nitekim bakınız bu konuda M.H.Yazır  merhum da ne diyor:

 

"Hâsılı demek oluyor ki, insan yaratılmazdan evvel, güneşte ve arzın başlangıcında olduğu gibi, çalkalanıp duran (dalgalanan) muzdarip ve müteheyyiç bir halde bulunan hâlis bir ateş veya ELEKTRİK hâlinde olduğu gibi, her şeye karışabilen veyahut eşyayı birbirine karıştırmak ihtilat ettirmek hassasını hâiz bir ateşten (yani ışınlardan) biz insanların gözlerine bermutad görünmeyen gizli bir takım hayat kuvvetleri, hayati unsurlar yaradılmıştır ki bunlara "can" tesmiye olunur."(cilt: 6/ sayfa: 4670)

 

(3)numarayla naklettiğimiz âyet meâli ise, dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, günümüzde pek çok önemi olan bir konuyu açıklamaktadır... Çünkü, bu âyet ile "ALLAH"u Teâlâ, "CİN" adıyla tanınan varlıkların çok büyük bir özelliğini açıklamaktadır; ki bu özellik "CİNLERİN iNSANLARI KENDİLERİNE TÂBİ KILMA, iNSANLARI BAŞTAN ÇIKARTMA, KENDİ HÜKÜMLERİ ALTINDA YAŞATMA" olmaktadır.

 

Evet, daha evvelde bahsetmiş olduğumuz gibi, CİNlerin yapılarından dolayı sahip oldukları avantajı, kendi anlayışlarına göre değerlendirmeleri, bir oranda, insanları aldatabildikleri kabul edilmektedir...

 

Yani, CİNler arasında, insanları aldatmak, onları kendi hükümleri altına almak başarı olarak değerlendirilmekte, birbirlerine karşı kendi üstünlüklerini bu şekilde ispatlamaya çalışmaktadırlar...

 

"CİNLERİN iNSANLARI ALDATMA VE KENDİLERİNE TÂBİ KILMA METODLARI"nı daha ileride geniş bir şekilde yazacağımız için, burada sadece, bu âyetin işaret ettiği gerçeği açıklamakla yetiniyoruz...

 

(4) numarada vermiş olduğumuz âyet meâli ise CİNlerin de aynen insanlar gibi yaratıcılarına karşı kulluk görevi yerine getirmekle yükümlü olduklarını açıklamakta, yaratılma sebeplerinin de bu olduğunu kesin bir şekilde belirtmektedir...

 

(5) numaralı âyet meâli ise, CİNlerin de hesap gününde aynen insanlar gibi dünyada yaptıklarından sorumlu olacaklarını, yaratıcılarının emirlerine karşı gelmeleri hâlinde ceza göreceklerini; hesap gününün dehşetini, zorluğunu bir çok  benzetme yollu beyanlarla açıklamaktadır...

 

(6) numaralı meâl ise CİNlerden de yaratıcısının emrine uymamış olanların aynen insanlar gibi, ikinci yaradılışta, "cehennem" denen ceza ortamında azâba uğrayacaklarını belirtmektedir.

 

(7) Buradaki âyet meâli, CİNlerin de aynen insanlar gibi çeşitli Nebi ve Rasûllere  tâbi olmakta zorunlu tutulduklarını; buna rağmen emre uymayanların azâba uğrayacaklarının bildirildiğini; sonuçta onların kendilerine karşı verilmiş bulunan azâb veya mükâfat gerçeğine erişeceğini açıklamaktadır...

 

Demek oluyor ki, CİNler için daha evvel  belki de insanlar arasından Nebi ve Rasûller  gelmiş ve CİNlere çok daha eski devirlerde de Nebi ve Rasûllere  uymaları önerilmiştir.

 

(8)İnsanlar arasında nasıl ki bir grup çıkıp daisa Aleyhisselâm`ın "ALLAH"`ın oğlu olduğunu iddia etmişse, CİNler arasında bir grubun da çıkıp, bazı CİNlerle "ALLAH" arasında hısımlık, akrabalık iddia etmiş oldukları da bu âyetle bildirilmektedir.

 

Yine âyetden anlaşıldığına göre, bir kısım CİNler bu şekilde bir iddiada bulunurken; diğer bir kısım da onların iddialarının boş olduğunu; birgün bu iddialarından dolayı hesaba çekileceklerini biliyorlardı... Demek oluyor ki, CİNlerden, gerçekten sapıtmış olanlar olduğu gibi  gibi Hak’ka yönelmiş olanlar da bulunuyor...

 

(9)İnsanların şerlilerinden olduğu gibi, CİNlerin şerlilerin de "ALLAH"`a samimi bir inançla sığınmanın îcâbettiğine;  ancak bu takdirde sığınan kişilerin onların zararlarından korunacağına işaret eden âyet de bu oluyor...

 

 

(10) Bu âyet meâli de CİNlerin ve insanların hesap günündeki durumlarından bahsetmektedir...

 

CİNlere de Nebi ve Rasûllerin gelmiş olduğunu; onların da Yaratıcılarına karşı vazifeleri olduğunun bildirildiğini; "ALLAH"`a ve "ALLAH" Rasûlerinin önerilerine uymakla sorumlu olduklarının açıklandığını; ancak buna rağmen büyük bir kısmının bu ihtarlara kulak asmamakta olduğunu vurgulayan bir âyet bu da!...

 

Nitekim, hakikatla karşılaştıkları günde yaptıklarının kendi hüsranlarına sebep olduğunu anlayacakları ve suçlarını da itiraf edecekleri de gene bu âyette bildirilmektedir...insanlar gibi, CİNlerin de büyük bir kısmının "kâfir" yani "gerçeği  örtücü" oldukları bu âyetle daha o zamanlardan açıklanmış; ve dahi bu sûretle onların gerçeği görmeleri istenmiş olmaktadır...

 

(11) Burada da geniş bir şekilde, CİNlerin ilk defa Kur`ân-ı dinleyip iman etmeleri ve kavimlerine dönüp onları da imana davet ettikleri anlatılmaktadır...

 

(12) CİNlerin genel davranışlarına ait önemli bir miktar bilgi de nihayet bu âyetlerde açıklanmaktadır... Kur`ân-ı Kerim`de "CİN sûresi" diye adlandırılan bu sûrede CİNler hakkında gerçekten son derece enterasan bilgiler bulunmaktadır ki, bunların değerlendirilmesi halinde, insanoğlu, CİNlere dair önemli bir ölçüde bilgi sahibi olmaktadırlar...

 

CİNlerin aralarındaki bu konuşmayı nakleden bu âyetlerden ilk olarak anlaşılan, onlardan bir kısmının Kur`ân ‘ı işitir işitmez iman ettikleri olmaktadır.

 

İkinci olarak açıklanan husus, daha evvel de üzerinde önemle durmuş olduğumuz gibi, İNSANLARDAN BAZILARININ CİNLERE SIĞINMASI VE BÖYLECE CİNLERİN AZGINLIKLARININ ARTMASINA SEBEP OLMASIDIR... İnsanlardan bir kısmının CİNlere sığınması veya onlarla çeşitli şekillerde temas kurmaları hakkındaki bilgiyi ileride, "CİNLERİN İNSANLARI ALDATMA VE KENDİLERİNE TÂBİ KILMA METODLARI" başlıklı bölümde açıklamaya çalışacağız.

 

Üçüncü olarak açıklanan husus ise, CİNlerin evrendeki varoluş şekilleri ve hareketleri, haberleri algılama özellikleri ve kendilerini yakan yâni zedeleyen nesneler hakkında olmaktadır... Bu husus hakkında da gerekli noktaları ileride anlatmaya çalışacağız...

 

Dördüncü husus, bu âyet CİNlerin, insanlar hakkında hayır veya şer dilenmiş olduğunu kesin bir şekilde bilemeyeceklerini açıklamakta ve bu hususta onların verecekleri bütün bilgilerin hakikatten öte olduğunu belirtmektedir.

 

Ve nihayet beşinci olarak da, CİNlerin de insanlar gibi çeşitli görüş ayrılığı içinde olduğu, yaratanlarının emirlerine uyanlarla uymayanlar bulunduğu, bizzat kendi dillerinden açıklanmaktadır...

 

 

CİNLERLE İLGİLİ

 BAZI HADİSLER

 

Evet, Kur`ân-ı Kerim`de "CİN" adıyla tanıtılan yaratıklardan bahsedilen âyetleri böylece naklettikten sonra şimdi de Hz.Rasûlullah  Aleyhisselâm`dan naklolunan iki hadisi inceleyelim:

 

O sırada CİNler, semadan haberler alamaz olmuşlardı... Ve çıkmak istedikçe de üzerlerine Şihablar salınır olmuştu...

 

Bunun üzerine içlerinden ileri gelenler:

 

-Herhalde yeni bir şey oldu ki, sizinle semâ haberleri arasında perde meydana geldi!.. Arzı dolaşın bakalım, oluşan  olay nedir anlayalım... demişler...

 

Ve bu sebeple de CİNler yeryüzünü araştırmaya başlamışlar...

 

Nitekim Tihame tarafına gitmekte olan bir takım CİN, Sok`ukaz`a gitmekte olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem`in Nahle mevkiinde ashabıyla birlikte sabah namazı kılarken okuduğu Kur`ân-ı Kerim`i dinlemişler... Ve dinledikten sonra da:

 

-İşte bu semâ haberlerine perde olan olaydır!..

 

Demişler ve derhal kavimlerine dönerek anlatmışlar:

 

-Gerçekten bize  hayranlık veren Kur`ân’ ı işittik!..

 

İşte bundan sonra "Allahû  Teâlâ CİN sûresini inzal etti; CİNlerin dediklerini Rasûlullah bildirdi...

 

v   

 

 

İbni Mes`ud radıy"ALLAH"u anh`dan rivayet edilen ikinci hadis de şöyle:

 

Rasûlullah Aleyhisselâm:

 

-Ben CİN`e Kur`ân okumakla emrolundum... Beraberimde kim gelir? diye sordu...

 

Herkes sustu...ikinci defa sordu... Gene susuldu...

 

Üçüncü defa yine sordu, bu defa ben cevap verdim:

 

-Ben Abdullah!.. Mâhiyetinde giderim ya Rasûlullah...

 

Bunun üzerine kalktık, yürüdük...

 

Düb Şib`inin yanında Hacune mevkiine gelince, benim önüme bir hat çizdi;

 

-Bunu tecavüz etme!..

 

Dedi... Sonra da Hacun`e doğru geçti...

 

Derhal üzerine keklikler gibi uçuştular... Sanki "Zud" ricâline benziyorlardı... Kadınların def çaldıkları gibi deflerini çalıyorlardı...

 

Nihâyet etrafını sardılar ve gözümde kayboldu... Hemen yerimden kalktım... O zaman bana eliyle "otur" diye işaret etti... Sonra da Kur`ân okumaya başladı... Gittikçe sesi yükseliyordu... Hepsi yere yapıştılar... O derece ki, seslerini işitiyordum kendilerini göremiyordum...

 

Sonra Rasûlullah Aleyhisselâm yanıma geldiğinde;

 

-Gelmek istedin değil mi?..

 

Diye sordu... Ben de:

 

-Evet ya Rasûlullah dedim...

 

Cevab verdi:

 

-Sana gerekmezdi!.. Onlar CİN!.. Kur`an dinlemeye geldiler... Sonra da kavimlerini inzar etmek üzere döndüler...

 

 

HADİSLERDEN

ÇIKAN HÜKÜMLER

 

Şimdi de Hz. Muhammed Aleyhisselâm ile CİNler arasında geçen olayları açıklayan hadisleri inceleyerek, bunlardan çıkan hükümleri görelim:

 

1.  CİNler normal olarak semânın üst katlarına (ki; bu üst katlar deyimiyle vurgulananın ne olduğunu ileride açıklamaya çalışacağız) çıkarak geleceğe dönük haberleri öğrenebiliyorlardı...

 

2.  Kur`ân`ın inzali daha doğrusu Hz Muhammed Aleyhisselâm’a Risâlet yani Rasûllük görevinin verilmesi ve icraatına başlaması onların semânın üst katlarından haberler almalarını önledi...

 

3.  Bütün yeryüzünü aynı anda algılayamadıkları, algılamaları için de gene bir zamana ihtiyaçları bulunduğu buradan çıkarılabilmektedir...

 

4.  CİNlerin semânın üst katlarından haber almaları, Şihab (meteor-kayan ve atmosfere girince yanan göktaşı) denen bir nesneyle önlenmektedir..

 

5.  Yoğunlaşarak maddî bir yapıda görünebilmektedirler...

 

 

6.  İçlerinden bir kısmı kavmini uyarma görevi alabilmektedir...

 

7.  İnsan kulağının işitebileceği bir takım sesler çıkartabilmektedirler.

 

 

 BAZI İSLÂM

DÜŞÜNÜRLERİNİN GÖRÜŞLERİ

 

Şimdi de İslam düşünürlerinin en ileri gelenlerinden biri olan hicrî (kamerî) tarihle 260-324 yılları arasında yaşamış bulunan İmam Ebu Hasan El-EŞ`ARİ`nin "CİN" hakkındaki görüşünü nakledelim:

 

Büyük bir bünyede (bedende) tecelli eden hayat, basit bir tek cüzde de tecelli edebilir... Hakikat itibarıyle, hayat, madde ve cisimlerin bir tabiatı değil, bir emri Rabbanîdir... Onun için, bir cüzde, büyük büyük cisimler tecelli edebilir...

 

Göz ortada bir bünye olmadığı halde, başkalarının göremediği bir cisim görebilir... Hattâ görmek için göz bile şart değildir. "Allahû Teâlâ murad ederse, gözler kapalıyken bir insan parmak ucuyla bile görebilir...

 

CİN`ler de böyle, bünyesi (yani cesedi) olmayan, bir hayat kuvveti olmak üzere cisimlerin herhangi bir cüzünde görünür veya görünmeyebilir...

 

Ayrıca, CİNNİ`lerin de kendilerine göre bir cismânî bünyesi olabilir... Lâkin, bizim her bünyeyi görmemiz gerekli olmadığı  gibi, gördüklerimizin de her cüzünü görmediğimiz mâlûmdur... Şu halde, gözlerimizin önünde nice nice bünyeler bulunurken, biz onları göremeyebiliriz... Nitekim, mikropları, sıradan bakışla göremediğimiz gibi, hava hareketleri içinde duyularımızla tesbit edemeyeceğimiz ışık zerrecikleri de olabilir; ve bunların kimi bize uzak, kimi yakın, kimi yüksek, kimi alçak olabilir..

 

Biz bütün cisimleri ve bütün cismânî ve fiziki kuvvetleri keşfetmiş değilizdir.. Şu halde, gerek ruhani, gerek cismânî bakımdan, bizim hislerimizden (beş duyumuzdan) örtülü yaratıklar bulunduğunu inkâr etmek, düşünebildiğini inkâr eden bir insan için doğru değildir.

 

İslam alimlerinden olan FEYRUZ ABADİ ise, "Besâir" isimli eserinde cin için özetle şöyle bilgi vermektedir:

 

"CİN hakkında iki görüş vardır:"  -elbette ki o gün için konuşuyor-

 

1-CİN, insanın beş duyusuyla tesbit edemediği, örtü altında olan ruhânî yaratıklara verilen isimdir ki, "ins" karşılığıdır.. Bu sûretle, bu mânâda kelimeye, melâike, şeytanlar ve CİNler girer... Binâenaleyh, melâike ile CİN arasında özel ve genel bağlantı vardır.

 

Her melâike CİNdir; CİN melâike değildir...

 

1.CİN, ruhânî (bedensiz) yaratıkların bir kısmına denilir... Zira, ruhânî yaratıklar üç kısımdır:

 

a-Ahyardır (hayırlılar) ki, melâikedir..

 

b-Eşrardır (şerliler) ki şeytandır...

 

c-Ahyarı da eşrarı da bulunan aradakilerdir ki, tam mânâsıyla bunlar da CİN taifesidir..."  (Hak Dini c:3, s:2031)

 

 

İleride de tekrar üstünde duracağımız için, konumuzla çok yakından ilgisi olan iki kelimenin; "ŞİHAB" ve "SEMÛM" kelimelerinin Arap lisanında ne anlama geldiğini Hamdi Yazır merhumun tefsirine dayanarak verelim:

 

"ŞİHAB", lugatta "ateş alevi" demektir.

 

"SAMM". semm maddesinde fail; "SEMÛM"da onun mübalağası feul sıgasıdır... "SEMM", "zehir" ile, bir de "SEMMÜLHIYAT" gibi "ince delik" mânâsına gelir. Nitekim, bedendeki terin çıktığı ve havanın nüfus ettiği gizli deliklere "mesemme", çoğulunda "mesamm" veya "mesemmat", cemül cemine de "mesammat" denilir.

 

"CAN"ın "NARI SEMUM"dan halkedilmiş olması, CİN ve ŞEYTANIN insanın gizli mesammatından hulûl edecek, zehirleyecek bir mâhiyette olduğuna işarettir.." (c:4,s:3059)

 

 

CİNLERİ  İNKÂR EDEN

MÜSLÜMANLARIN DURUMU

 

 

Şu ana kadar naklettiğimiz Kur`ân-ı Kerim âyetlerinden ve hadisi şeriflerden de anlaşılacağı üzere, İslâm Dini, müslümanların CİNLERE KESİN OLARAK iMAN ETMESİNİ şart koşmaktadır..

 

Zira görüldüğü üzere, CİNLER, Kur`ân ‘da en azından 12 ayrı yerde uzun uzun anlatılmakta, insanlara yaptıkları ve yapmak istedikleri detaylarıyla açıklanmaktadır..

 

Kur`ân-ı Kerim’in bu âyetlerini kabul etmemek ise KUR`ÂN’ı inkâr anlamını taşır..

 

 Yani, KUR`ÂN ‘I inkâr etmek, Kutsal kitap olduğunu ve "ALLAH" katından gelmiş olduğunu kabul etmemek demektir, "CİNLERİ inkâr ETMEK"!...

 

Ayrıca İslam Dini’nde belirli bir düzeydeki tüm bilginler tam bir ittifak hâlindedir ki, Kur`ân ‘ın bir âyetini dahi kabul etmeyen, tamamını kabul etmemiş demektir...

 

Düşünün ki, bir şahıs müslüman olduğunu söylemekte; hem "ALLAH"`a, hem Rasûlullah`a, hem de Kur`ân`a inandığını söylemektedir; ondan sonra da kalkıp CİNLERİinkâr ETMEKTE, ya da bu anlamda olarak, bu konudaki pek çok âyeti inkâr mâhiyetinde tevil ederek, "CİN denen varlıkların mikroplar" olduğunu iddia edebilmektedir...

 

Elbette ki, müslüman olduğunu söylediği halde, sonra da CİNleri inkâr edenlerin yahutta inkâr anlamına gelen açıklamalara sapanların bu durumlarının önemli bir sebebi mevcuttur.

 

İşte bu gibi kişilerin CİNleri inkâr etmelerinin gerçek sebebi genellikle gene CİNlere dayanmaktadır!.

 

Eğer, bu CİNleri inkâr eden, ya da inkâr anlamına gelecek şekilde açıklamalarda bulunan kişilerin yaşamları yakından incelenecek olursa, görülür ki bu kişiler farkında olmadan "CİNlerle bağlantı" hâlindedirler.. Yani, farkında olmadan CİNlerin yönetimi altına girmişlerdir..

 

Bazıları da bu durumun farkındadır, buna rağmen bilerek CİNleri inkâr ya da te’vil etmektedirler; kendilerinin CİNlerden faydalanarak bir takım şeyler yaptıkları ortaya çıkmasın diye...

 

Bazıları da, kendisi bile farkında olmadan CİNlerin kaydı altına girmiştir ki, CİNlerden aldığı ilhamlarla, CİNlerin varlığını inkâr etmekte, yahutta CİNleri " mikroplardır onlar" diye açıklama yollarına sapmaktadırlar...

 

Ancak şurası kesindir ki, CİNleri inkâr edenler yahutta inkâr anlamına gelen bir biçimde yorum yollarına sapanlar; ya İslâm Dini hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir; ya da kesinlikle farkında olmadan CİNlerin yönetimi altına girmiş bir haldedirler...

 

 

 

CİNLERİN ALDATMA VE

YÖNETME  SİSTEMLERİ

 

Daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere, CİNler, yapılarının da kendilerine verdiği avantaj dolayısıyla, çeşitli şekillerde insanlarla bağlantı kurmakta ve çoğu zaman da bu bağlantı sonunda onları kendilerine tâbî bir hâle getirmektedirler!...

 

Ancak insanlar pek çok olayda tesbit ettiğimiz üzere, durumlarını gizlemekte; böylece mahcûbîyetten korunmak, zor duruma düşmemek ve alaylara muhatap olmamak gayesiyle, bu bağlantıdan hiç bir zaman söz etmemekte; hattâ çok zaman da bu durumlarını inkâr etmektedirler... Çünkü, bu ilişkiler ortaya çıktığı zaman, onlar hem çevrelerine karşı mahcup bir duruma düşecekler, hem de CİNlerle uğraş verme yolunu bilmeyen insanların vereceği yanlış öğütlerle kendi felâketlerine yol açacaklardır...

 

Nitekim daha önce de vermiş olduğumuz üzere, Kur`ân-ı Kerim`de, CİNlerin insanları kendi kayıtları altına almaları ve onları âdeta kendilerine tâbî birer robot şeklinde kullanmaları şu âyette çok açık bir biçimde anlatılmaktadır:

 

"O GÜN Kİ, ("ALLAH") ONLARIN HEPSİNİ TOPLAYACAKTIR (ve şöyle hitap edecektir):

 

-EY CİN CEMAATİ, İNSANLARIN EKSERİYETİNİ YÖNETİMİNİZE ALMAK KAYDINA DÜŞTÜNÜZ HA!.." (6/128)

 

CİN adı verilen, insanın, varlığını beş duyusuyla tesbit edemediği yaratıklar, insanları iki yoldan kendilerine bağlamaya çalışmaktadırlar...

 

A)   Kendilerini o kişiye resmen bildirerek...

 

B)   Kendilerini o kişiye hiç bildirmeden ve farkettirmeden...

 

Kendilerini temas kurdukları insana bildirmeleri hâlinde, o kişiyle bağlantıları iki yoldan olmaktadır:

 

a)  İslâmi amaçlar görüntüsü altında...

 

b) İslâm dini dışındaki yollar görüntüsü altında .

 

Kendilerini hiç farkettirmeden bir insanla bağlantı kurmaları hâlinde de gene bu iki yol geçerlidir... Yani, ya;

 

a-Kişinin İslâm’a olan yakınlığını istismar ederek...

 

Ya da;

 

a)  Kişinin kendi dinine ve din anlayışına göre humanist (insancıl) fikirler öne sürerek o kişiyi kendi yollarına sürüklemektedirler...

 

 

CİNLERİN KENDİLERİNİ 

TANITARAK İLETİŞİM KURMALARI

 

Bu çeşit CİN -insan ilişkisi, genellikle CİNlerin insanları zorla kendi  kaydı altına alması şeklinde meydana gelmektedir...

 

Daha çok kadınlarda görülen bir yoldur...

 

Özellikle, asabî huylu kadınlar ile, doğum ertesinde ve ateşli hastalıklar veya kazalar sırasında bu bağ kurulmaktadır...   Bu durumun sebebi beynin o andaki bedenin çeşitli yerlerindeki aşırı faaliyetlerle meşgul olması ve bu sebeple, "İnsan"ın istediği şekilde beyinde hâkimiyet kuramamasıdır... Nitekim bu zayıf anda CİN o kişinin beynindeki ilgili merkezinde hâkimiyetini kurarak, ona istediği gibi görünmekte ve artık zorla istediğini yaptırmaktadır...

 

Bu zorla istediğini yaptırma işini, bazen kişinin beynindeki acı duyma merkezine verdiği impulsla onun acı duymasını sağlayarak gerçekleştirmekte; bazen de korku merkezini uyararak, onun ufak bir şeyden büyük korku duyarak o şeyi yapmasını sağlama şeklinde ortaya çıkmaktadır.

 

Her halde yapılan iş, kişinin beynindeki belirli bir merkeze belirli oranda dalga sinyaller verilerek uyarılması ve böylelikle o kişide istenilen tesirin meydana getirilmesi şeklinde olmaktadır...

 

Nitekim ileride de açıklayacağımız gibi, gene medyumların transa geçirilmesi halinde bu hal aynen ortaya çıkmakta, önce kişinin kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan da amaç, "İnsan"ın beyin üstündeki kontrolunun azalması ve böylellikle iletişim kurulmak istenen CİNnin hâkimiyetinin kolaylıkla sağlanmasıdır...

 

Bu tip bağlantılarda kadınlar kendileriyle iletişim kuran CİNnin son derece yakışıklı bir erkek halinde göründüğünü ifade etmektedirler...

 

Açık bir şekilde kadınlar veya genç kızları kendilerine bağlayan CİNler genellikle onlarla evlenmekte ve cinsi münasebette bulunmaktedırlar...

 

Bu münasebetler sırasında kadın, CİNni bir cisim şeklinde görmekte ve onunla aynen bir insan olan erkekle münasebette bulunuyormuş gibi temasta bulunmaktadır... Ancak CİN`in maddesi olmaması nedeniyle burada akla şu sual gelmektedir:

 

-Acaba tam bir madde hâline geçemeyen CİN, nasıl olup da bu temas sırasında insan CİNsine ait bir kadını tatmin edebilmektedir?..

 

Bu gibi durumlarda CİN, o kadının beynindeki seks merkezini uyararak onun tatmin olmasına sebep olmaktadır ki; beynin bir merkezine elektroşok verilerek kişiye istenilenin nasıl yaptırılabileceğini fizyoloji sahasındaki bilim adamları çok iyi bilmektedir...

 

Keza bu tip ilişkiler sadece insan CİNsinden kadın ve CİN sınıfından bir erkek arasında olmayıp; CİN sınıfından kadın ve insan CİNsinden erkek arasında da meydana gelmekte; hattâ CİNlerin homoseksüel ilişkiler içine dahi girdikleri dile getirilmektedir ...

 

Bütün bu tip ilişkilerde ortak olarak tesbit edilen husus, CİNlerden birisinin sadece kendi tarafından gelen bir arzuyla ve zorla insanı kendine tâbî etmesi şeklinde olmaktadır... Genellikle zorla tâbî duruma düşen insan bundan şikayetçidir. Meydana gelen olaylar, insanın istemediği şekilde olmaktadır...

 

Nitekim bu çeşit vakalarda özellikle insan CİNsinden kadın ile CİN sınıfından erkek arasında olan ilişkilerde kadın dış dünyasından iyice sıyrılmakta, çok defa bir odaya kapanmak istemektedir... 

 

Eğer kendisiyle ilişki kuran CİN dini deyimle "suflî" CİNstense yani ataist - dinsiz ise, o kadını yıkanmaktan men etmektedir...

 

Buna karşılık bazı olaylarda ise tam aksi görülmekte ve bu defa da kadında devamlı olarak yıkanma isteği görülmektedir... Hatta bazı olaylarda öyle orijinal durumlar meydana gelmektedir ki; kadın CİNle olan ilişki ertesinde, kendi başına bırakıldığında geçirdiği hoş olmayan durum sonunda bir şok geçirerek, saatlerce banyoda kalıp yıkanmaktadır...

 

Tıp, bugün bu durumları tesbit edemediği için pozitif ilim olarak, hastayı elektro - şokla tedavi yapmaya çalışmaktadır ki, bu da netice alınmasını sağlamamaktadır bu tip olaylarda... Çünkü, elektro - şok sonunda, kişinin beyin hücrelerinde kaba bir deyimle bir sarsıntı ve düzensizlik meydana gelmekte ve bu durum yani yatışma hâli o kişideki iyileşmeden dolayı olmayıp; sadece, geçirdiği şok`un meydana getirdiği sarsıntıdan ileri gelmektedir...

 

Genellikle "nefesi kuvvetli kişiler" tarafından bu tip olayların düzeltilmesine de rastlanmaktadır ki, ileride "okumanın CİNler üzerindeki etkisi" adlı bölümde bu durumun bilimsel açıklamasını yapmaya çalışacağız...

 

CİNlerin açıktan bildirerek veya göstererek insanlarla ilişki kurmaları iki yoldan olmaktadır demiştik...

 

Eğer CİN yukarıda açıkladığımız şekilde bir ilişki kurmak isterse, bu İslâm dini dışındaki yollar görüntüsü altında incelenmektedir... Ki bunlar genel olarak "suflî yol" adıyla anılmaktadırlar...

 

Bu açıkladığımız tür ilişkiler dışında insanları zorla sefil bir hayat ve kir - pas içinde yaşattıkları, günümüzde birçok olaylarda tesbit edilebilmektedir...

 

"CİNlerin" insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için öncelikle tercih ettikleri yol; onlarınislam kaynaklarından gelen bilgilerle bağlantılarını kopartmak ve bu yolda telkinlerde bulunmak çizgisindedir... Çünkü kendileri hakkında en geniş bilgi İslam kaynaklarında vardır...

 

Onların bu bilgilerden yoksun kalmalarıyla birlikte, çok kolaylıkla kandırılabilmeleri elbetteki kendileri için son derece önemli avantaj olmaktadır.

 

İnsan bilmediği tehlikeye karşı elbette ki tedbir de alamaz!..

 

CİNler de işte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemezler... Ki böylece kendilerine karşı önlem alınmasın!...

 

"İNSAN-I KÂMİL" kitabı yazarı büyük evliyaullah`tan Abdülkerim Ceyli, adı geçen kitabında "yedi kat yer ehli" bölümünde, dünya atmosferi içerisinde yaşayan "CİN"lerin yedi sınıf oluşundan söz ederken en zayıf takımının ikinci kat arzda yaşayanlar olduğunu anlatarak, bunların, insanlara, tefekkür mekanizmalarını bloke ederek etki ettiklerini söyler... "İfrit" adını taşıyan en şerlilerinin beşinci kat arzda (yeryüzü semâsı birden yediye kadar yükselir) yaşamakta olduklarından söz eden Ceyli,  altıncı ve yedinci katta yaşayanlara ise hiç bir insanın söz geçiremediğini anlatır.

 

CİN`lerin içinde yaşadığımız İslâm toplumunda en şerli faaliyetleri elbetteki bize göre sureti  Hak`tan görünerek, insanları saptırmalarıdır...

 

CİN`lerin sûreti Hak`tan görünerek insanları İslâm`dan uzaklaştırmaları bir kaç seviyeden olmaktadır...

 

Fal ve büyüyü "hocalık" kisvesi altında yapmak en alt seviyedir...

 

Evlilik ve ya başka bir nedenle "CİN"le ilişki kuran kişi, bağlantılı olduğu varlığı kullanarak, geçmişe dair haberler vermekte ve geleceğe yönelik, ihtimaller hesabına dayalı bir şekilde güya olacağı söylemektedirler...

 

Oysa geleceğe dönük söylentilerin çok büyük bir kısmı doğru çıkmayacaktır...islâm’a göre fal baktırmanın, büyü yaptırmanın yeri de dinde yoktur. Bu önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!.. Büyük günahlardandır!..

 

Maalesef günümüzde, pek çok kişi CİNlerle ilşkide olan ve bu yüzden kendini evliya sanan sahte mürşitlerin peşinden koşarak çok kıymetli ömürlerini boşa geçirmektedirler...

 

Çevresini aydınlatabilme yetisine sahip olabilmek için, önceislam`ın Tevhid ve akaid ilmine sahip olmak "Âmentü"de belirtilen hususları bütün detaylarıyla bilmek ve bu hususta bütün suallere cevab verebilecek düzeyde ilim sahibi olmak gerekir...

 

Oysa günümüzde sahte MEHDİ ve MÜRŞİDLER - nerede ise her şehirde bir kaç tane - CİNNİ ilhamlarla, tamamıyla ilim dışı hurafelerle pek çok insanı yanlış yollara sürüklemektedir.

 

Tasavvuf önce "nefis mücahedesidir"!.. Bu da Hz Rasûlullah`ın "Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" ifadesinde açıklanmıştır...

 

GERÇEK böyleyken; tasavvuf ehli olduğunu söyleyen sayısız insan ve onların süper mürşidleri SİGARA içmeden duramamaktadırlar!..

 

Bir SİGARAya karşı nefis mücahedesi olmayan kişi, nerede kaldı, daha hassas konularda mücahede yapacak ve veli olacaktır...

 

CİNlerle ilgili pek çok eserde yazılı olduğu gibi CİNlerin gıdası kokudur!.. CİNlerin en çok sevdikleri koku da SİGARA kokusudur...

 

Sigara içen bir kişiyi buldukları zaman, artık kolay kolay onun yanından ayrılmazlar ve onun peşini de bırakmazlar. Kişinin sigara bağımlılığının artmasında en büyük faktör CİNlerdir.

 

CİNler, sigaraya yönelik bir kişi buldularmı, hemen onun içine sıkıntı verecek şekilde beynine bir sinyal yollarlar... Kişi bu sıkıntı ile hemen bir SİGARA yakar!..

 

Dumanlarını üflemeye başladıktan kısa bir süre sonra içindeki sıkıntı kesilir!.. Çünkü, yanındaki CİN, o dumandan gıdalanmaya başlamış ve onun içine sıkıntı veren etkileri göndermeyi kesmiştir... Böylece o kişi sigarasını bitirir ve bir süre rahatlar...

 

Sonra yanındaki CİN tekrar SİGARA kokusu istedi mi gene beynine içinde sıkıntı oluşturacak bir impuls yollar ve o kişi de elinde olmayarak tekrar bir sigara yakar... Ve bu durum böylece devam edip gider...

 

Eğer, böyle devamlı SİGARA içen bir hoca veya mürşit, Gavs(!) yanına giderseniz, hemen Kur`ân-ı Kerim`in Sâd sûresinin 41, Mü`minun sûresinin 98,99 ve Saffat sûresinin 7`inci âyetlerindeki dualara devam ediniz...

 

Göreceksiniz ki, bu duaya devam suretiyle beyninizin yayacağı belli dalgalar o kişinin ilişkide olduğu CİN ile ilişkisinde kopukluk oluşturacak ve bu yüzden karşınızdaki kişide bazı dengesiz söz ve davranışlar ortaya çıkacaktır.

 

Ayrıca, Ruh çağırma celselerinde, CİNci, falcı hocaların yanında da bu duayı okursanız, bunun böyle olduğunu görerek söylediklerimize kesinlikle inanabilirsiniz. Evet bu âyetleri okunuşu gibi yazıyorum:

 

v   

"Rabbiy enniy messeniyeş şeytânu binusbin ve azâb. Rabbi euzübike min hemazâtiş şeyâtıyni ve eûzübike rabbi en yahdurun... Ve hifzan min külli şeytanin marid."

 

v   

 

"Evliyaullah`ın asla SİGARA içmediğini" asırlar önce yazmış olduğu "EL İBRİZ" (saf altın) isimli kitabında anlatan Seyyid Abdulaziz Ed Debbağ; mânevi yöneticiler topluluğu olan "DİVAN ehlinin" de kesinlikle SİGARA içmediklerini açıklamaktadır.

 

"RİCAL-İ GAYB" denen evliyaullah`ın asla  SİGARA içmemesine karşın, CİNNİ olan kişilerin hemen tamamının SİGARA müptelâsı oldukları, gözlemlerimiz arasındadır.

 

Bu sebepledir ki, "CİN" adıyla anılan bu görünmez varlıklardan uzak kalmanın en başta gelen tedbiri SİGARAdan uzak durmaktır...

 

Tasavvufta belli bir mertebe sahibi olduğu sanılan kişilerin, gerçekten o mertebenin ehli olup olmadığı, öğretisi içinde yer alan şu iki ana konudan belli olur...

 

a-  VAHDET...

 

b-  KADER...

 

 

Gerek farkında olmadan CİNNİ tesir altına girip kendini mürşid veya evliya sanan kişiler; gerekse de gerçekten CİNlerle ilişkide olanlar,  bu konulara girmekten kesinlikle kaçınırlar..

 

Bu iki konu "CİNlerin, akıl zayıflıkları" sebebiyle uzak durdukları ve bağlılarını da uzak tutmaya çalıştıkları iki konudur..

 

Gerek "CİNLER", ve gerekse de bilerek veya bilmeyerek onlara tâbî durumda olanlar, insanları, bu iki ilmi öğretmeyi hedef alan tasavvuftan uzak tutmak için ne kadar başka ilim varsa, bunların hepsiyle meşgul ederler...

 

Nerede sizi "vahdet" ve "kader" ilminden uzak tutmaya çalışan bir kişi görürseniz orada "CİNni" izlerin mevcudiyetini öncelikle araştırabilirsiniz...

 

"CİN"lerin insanları bu iki ilimden uzak tutmaya çalışmasının ana sebebi öncelikle kendilerinin bu konuda yetersizlikleri sebebiyle kolaylıkla foyalarının ortaya çıkabilmesi; ikinci olarak da insanların bu iki ilimle hayâllerinde yarattıkları tanrıdan kurtularak "ALLAH"ı idrâk edip gerçek "tevhid" ehli olma şanslarının çok büyük olmasıdır...

 

Elbette ki bu durum da CİNlerin hiç hoşlarına gitmemektedir... Çünkü "İBLİS"in DÖLÜ OLAN CİNLERİN "ALLAH"a karşı bütün insanları saptırma iddiaları vardır!.

 

CİN`lerin, İslâm`ı kabul ettiğini söyleyen topluma verdikleri zarar, onların ölümötesi yaşamda ihtiyaç duyacakları enerji (nur) den mahrum kalmalarının oluşturacak fiiller telkin etmek sûretiyle meydana gelir... Tasavvuf ehline ise, onları işin hakikatına yöneleceklerine, detaylarında oyalamak sûretiyle zarar verirler .

 

İyi ahlak, yasaklardan kaçınmak, ibadet tasavvufun değil şeriatın konusudur!..

 

Eğer kişi, tasavvuf toplantılarında, bu saydığımız şeriatla ilgili hususlarla vakit geçiriyorsa, o henüz tasavvufla ilgilenmeye başlamamıştır.

 

Tasavvuf, şeriatla ilgili bu hususların üzerine binâ edilen "VAHDET SIRRINA ERMEK" amacına yönelik çalışmalar ile başlar... Ki bu da ilgili eser ve kişilerden araştırılabilir.

 

Bunlar genellikle müslüman CİNlerdir...

 

Kişiye çeşitli basit dinî bilgiler verirler... Verdikleri bilgilerin pek çoğu doğru da olabilmektedir... Genellikle dini bilgilerden uzak kalmış bölgelerde bu çeşit durumlar tesbit edilmektedir... Bazı evlerde de bu tipte kişiler görülmektedirler...

 

Ancak yukarıda her iki şıkta da bahsettiğimiz olaylarda, CİNlerle iletişim kuran kişiler, dış dünyanın CİNleri  bilmemesi ve hatta bu gibi şeylerden bahseden kişlerle alay etmesi sebebiyle, durumlarını açıklamamakta ve bu yüzden de bu tip olaylar çok güç tesbit edilmektedir...

 

Bu tip olayların aksine, pek çok rastlanan CİN - insan ilişkileri ise, CİNlerin kendilerini resmen bildirmeden başka başka yollarla sağladıkları bağlantılar halinde görülmekte, tesbit edilmektedir...

 

Şimdi de CİNlerin kendilerini farkettirmeden insanlarla iletişim kurma şekillerini inceleyelim...

 

 

 

CİNLERİN  FARKETTİRMEDEN

İNSANLARI YÖNETMELERİ

 

 

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi; CİNlerin kendilerini açıklamadan insanlarla ilişki kurmaları ve onları  kendilerine bağlamaları iki şekilde olmaktadır:

 

a)   İslam Dini’ni istismar ederek...

 

b) Hümanist (insancıl) gayelere insanları yönlendirir bir yapıda görünerek...

 

Bunlardan birincisi ile ikincisi arasındaki en açık görünen fark ise, birincisinin REENKARNASYON YANİ TENÂSUHU (YANİ BİRKAÇ DEFA ÇEŞİTLİ YAPILARDA DÜNYAYA GELME) kabul etmemesi, ikincisinin ise kabul etmesidir...

 

Reenkarnasyon yani tenâsuh konusunu daha ileride detaylı bir şekilde göreceğimizden burada üzerinde durmayarak esas "aldatma metodları üzerinde" duruyorum...

 

Önce İslâmî gayeyi istismar ederek insanları aldatma  ve kendilerine bağlama şekillerini görelim:

 

Bu tip olaylarda CİN-insan ilişkileri gene iki şekilde görülmektedir:

 

1-Kendi varlıklarını hiç bildirmeden;

 

2-Varlıklarını başka bir yapı ve isim altında bildirerek.

 

Şimdi önce kendi varlıklarını hiç bildirmeden ve farkettirmeden insanları kendilerine bağlama, kendi; kayıtları altına alma metodları üzerinde duralım:

 

Bu şıkka giren kişilerin en büyük özellikleri kendilerinin bir CİNle bağlantıda olduklarını kesinlikle bilmemeleri, farketmemeleri; oluşan hallerin, kendi üstün özelliklerindan ileri geldiğini sanmaları; bu yüzden de herkese tepeden bakar bir şekilde yaşayıp, yerine göre de sun`i tevazu gösterilerine kalkmalarıdır...

 

Nitekim Muhyiddin-i A`rabi Hazretleri bir eserinde, bu tip kişilerin en büyük özelliklerinin hiç bir eserleri, ilimleri olmadığı halde kimseyi beğenmeme, kendilerinin en üstün olduğu fikrini etrafa yayma olduğunu yazmaktadır...

 

Ayrıca gene bu çeşit CİNle bağlantısı olan kişilerin ikinci  en büyük özellikleri de CİNleri kabul etmemeleridir!...

 

"CİN diye bir şey yoktur, CİNler mikroplardır" şeklinde veya buna benzer tanımlamalar ile CİNlerin varlığını inkâr anlamı taşıyan açıklamalara saparlar...

 

Onlar, kendileri bu şekilde inandıklarını sanırlarken, gerçekte tamamıyla CİNlerin verdikleri fikirlerle, CİNleri kabul etmemektedirler... Çünkü, CİNler bu gibi kişilere bu çeşit fikirlerle kendilerini inkâr ettirmeseler, bir gün o kişinin kendi durumundan şüphelenip, CİNlerin varlığını anlamaları mümkün olabilecektir ki, bu da asla CİNlerin işine gelmez!...

İşte bu sebepledir ki, CİNlerle bağlantılı olan kişiler, kesinlikle CİNlerin varlığını kabul etmezler veya bu yönde açıklamalara girerler.

 

Peki, CİNler bu kişileri ne şekilde ele geçirirler?..

 

CİNlerden, insanları kendi hükmüne alanlar bazan sıradan, normal bir CİN olabileceği gibi; bazan da onların ileri gelenlerinden, onların yönetici durumunda olanlarından olabilir...

 

Bir CİN, genellikle, daha gençlik yaşından itibaren, beyin kapasitesi iletişime  istidatlı gördüğü bir insanı seçer ve kendine bağlı olanların arasına sokar!... Bu yaş genellikle 13 ile 22 yaşları arasında  olmaktadır... Ancak bazan daha aşağı yaşlarda da bu seçim yapılmaktadır...

 

Bu seçim yapıldıktan ve kendisine bağlayacağı kişi belli olduktan sonra sıra gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...

 

Bunun için de, o CİN, bir veya birkaç din büyüğünün şekline girerek önce rüyasında ona görünmeye ve onun çok büyük bir insan olacağı yolunda fikirler vermeye başlar...

 

Bu hüviyetine bürünülen kişiistanbul`da Eyüp semtinde türbesi bulunan Hz Rasûlullah’ın ashabından "Eyyüp Sultan ismiyle bilinen Hazret-i Halid" veya "Mevlâna Celâleddin-i Rumi" veya "Muhyiddin-i A`rabi" gibi şahsiyetler veya falanca, filanca "... baba" olabilir...

 

Artık, yavaş yavaş gösterilen görüntüler sonucunda, o genç kimse, kız veya erkek gerçekten büyük bir insan olacağına inanmaya başlar...

 

Bazan canı bir şey ister. derhal o CİN tarafından isteği yerine getirilir...

 

O bu durumu, büyük bir insan olması sebebiyle, isteği "ALLAH" tarafından yerine getirildi diye düşünür; halbuki CİNi tarafından yerine getirlimiştir...

 

Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir...

 

Birisiyle konuşurken, karşısındaki şahıs üzerine CİN tarafından yapılan baskıyla, üstün duruma geçer, âdeta, karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma düşerler...

 

Ve bu şekilde günden güne gelişmeye başlar...

 

Geçen zaman zarfında, yavaş yavaş içine bir çok şeyler gelmeye başlar... Yakın gelecekte olacak bazı ufak tefek olaylar kendisine bildirilir.. Eğer CİNlerle ilişkide olduğunun farkında değilse, önceleri, bunları altıncı his diye değerlendirir... Aynı anda başka bir yerde olan olaydan anında haberi olabilir...

 

Birisinin bir işinin halli için talepte bulunur, derhal o işin olması CİNi tarafından sağlanır; ve o da büyük bir insan olduğu için bu isteği "ALLAH" tarafından yerine getirildi sanır...

 

Sonunda, herhangi bir sahada büyük âlim olduğunu iddia etmeye başlar; artık kimseye ihtiyaç duymaz hâle geldiğini sanır!... Ve kendisini herkesten büyük görür!...İçine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi...

 

Kendisine hocalık, din adamlığı mesleğini seçmişse, gelmiş geçmiş en büyük din adamı olduğunu iddia eder...

 

Yok eğer bir serbest meslek çalışanı ise kendisini zamanının en büyük velisi, "Kutbul Aktâbı" olduğunu etrafa yaymaya başlar...

 

Veya son derece basit ilaçlarla olmayacak hastalıkları tedavi eder; bir anda konulmadık teşhisleri koyabilir ve bazı felçlileri yürütmeye, hareket ettirmeye başlar!..

 

Veya diğer mesleklerde ise, ona göre bir takım olağanüstü haller meydana getirebilir!.. Bütün bunlar onun şânını daha çok arttırır ve etrafında binlerce insanı toplayabilir...

 

Bu konuları bilenler onun durumunu derhal tesbit edebilirken, böyle durumlara inanmayanlar onu şarlatanlıkla, sihirbazlıkla, büyücülükle suçlamaya; buna karşılık ona inananlar ise onu en büyük evliya (!) ve hattâ MEHDİ (!) veya İsa (!) Aleyhisselâm derecesine çıkarmaya başlarlar...

 

Burada en büyük zevk ise, onu kendine bağlayan CİN`e aittir...

 

Çünkü, CİNi ya da CİNleri o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendisine bağlamış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamıştır... Bu yüzden îcâbında o kişinin durumunu kuvvetlendirmek amacıyla, bazı kişilerin rüyalarına dahi girip, gidip o kişiye bağlanmalarını; veya ona yardım etmelerini telkin eder....

 

Bu arada, o kişiye din hakkında bilgiler vererek onu büyük bir din adamıymış gibi de gösterir... Bilmeyenler onu kendilerine dinî lider seçerler...

 

Artık o kişi bilir bilmez kendinden bir takım fetvalar verip, bazı helalları haram, veya bazı haramları helalmiş gibi anlatır; ve bunları da çevresine kendisinin bir lider olduğuna inandırarak, zamana göre yeni hükümler getiriyormuş gibi empoze etmeye başlar...

 

Sonuç olarak hem o kişi etrafına bir çok insan toplamış, bir müceddid (yenileyici), bir müctehid  (yeni hükümler koyucu) edâsıyla yaşamaya başlamış olur... Hem de onu kendi kaydına alıp kendine bağlamış bulunan CİN bir saltanat kurar!... Ve bunu başran CİN, kendi akranları arasında bu durumla öğünüp, adeta bu işi yapan diğer hemCİNsleriyle bir yarışmaya girer...

 

Bu anlattığımız durumun dünya üzerindeki en büyük örneği; KADYANİLİK mezhebini kuran MİRZA GÜLAM AHMED KADYANİ`dir..

.

Hâlen Türkiye`de bu çeşit kimseler varsa da, biz onların üzerinde durmayarak; burada Ahmed Kadyani`nin hayatından     bazı alıntılar yapıp, anlattıklarımızı bir örnek üzerinde de göstemek istiyoruz...

 

 

AHİR ZAMAN

 MEHDİ (!) VE İSA (!)sı:

AHMED KADYANİ

 

Dünya üzerinde, anlattıklarımıza en büyük örnek durumunda olan ve CİN`lerden birisine bağlı olarak yaşamış bulunan Ahmed Kadyani, bizzat kaleme aldığı hayat hikâyesine göre, Hindistan`ın Kadyan kasabasında doğmuştur...

 

Kendi anlattığına göre, keşif(!) yoluyla ailesinin aslen Semerkand`lı olduğunu öğrenmiştir... Yaratılış olarak kendi kendine kalmaya yönelik ve hassas bir yapıya sahip kişidir.

 

Sık sık yalnız bir köşeye çekilip benliğini tanıma çalışmaları  yapmaktadır...

 

İşte bu günlerden birinde aniden gizliden bir ses iştir... Bu sesi sadece o duyabilmektedir... Kendisinden başkası o sırada yanında olsa bile, bu sesi duyamamaktadır...

 

İşte bu ses, babasının o gün akşam ezanından sonra öleceğini, bildirir...

 

Ahmed Kadyani bunu işitince çok korkar ve çok üzülür...

 

Bu üzüntü ve korku sırasında ses tekrar gelir:

 

-"ALLAH" kuluna yetmez mi?..

 

Ve gerçekten o gün akşamüstü babası vefat eder...

 

Ahmed Kadyani hikâyesini anlatmaya şöyle devam etmektedir:

 

-"O sesi, ondan sonra çok duydum... O ses, bana pek çok şey öğretti!.. O ses beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı!.. Fakir ve ihtiyaç sahibiyken, beni hayıra harcamak üzere servete boğdu!.."

 

Ahmed Kadyani`nin bazı özelliklerinden bahsettikten sonra, CİNlerden birisinin onu kendisine nasıl bağladığını; bazı yanlış inançlara yönelttiğini de, bunlar sanki hakikatmışçasına, bizzat kendi ağzından nakletmeye çalışacağız.

 

Kadyani`nin kulağına gelen ses hakkındaki görüşleri şöyle idi:

 

"Kulağıma değen sözlerin rahmânî olduğundan asla şüphe etmiyorum... Çünkü, şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse, mutlaka farkederdim...

 

Bazan o sözleri uzaktan iştiyordum, bazan da o sözler bizzat benim ağzımdan çıkıyor; fakat söyleyen ben olmuyorum...

 

O kadar ki, bazan hiç bilmediğim lisanlarda bile konuşuyorum...

 

Alelâde bir ruhun veya ruhların bana hulûl ettiğine (içime girdiğine) inanmıyorum...

 

Bu iş pek  başka bir iş!.. Fakat ne sûretle başka?.. Başkalığını seziyorum ya!.. Bu kadarı bana ve bana bağlı olanlara yeterli!..

 

Evet şimdi de CİN`in sonunda iğfal ederek saptırdığı Ahmed Kadyani`nin yaptığı işi görelim..

 

Sonunda birgün ortaya çıkıyor ve şöyle diyor:

 

"Lâ ilâhe ill"ALLAH", Muhammed Rasûlullah!.. Ben peygamberlerin en sonu ve en büyüğü olan Muhammed`in kalbini dolduran şevki ile Mesih ibni Meryem`im...

 

Muhammed`den başka Peygamber gelmeyecek yalnız bir kişi onun hilatı fâhiresine (onun iftihar edilecek mertebesine) bürünecektir...işte ben, O`yum!.. Kadyanlı Ahmed, efendisi Muhammed`in hatemünnebi`liğine (son nebi) halel gelmeden NEBİ OLMUŞ, TANRISINDAN mukaddes bir GÖREV ALMIŞTIR!.."(!?)...

 

Birinci dünya savaşından sonra ölen, asıl ismiyle Kadyan`lı Mirza Gülam Ahmed`den "keramet" diye nitelendirilen bir çok hâller de ortaya çıkmıştır...

 

Binlerce kişinin, gördükleri rüyalarla kendisine bağlanmaları; yanında kırk gün kalan kimselerin semâvi(!) işaret alarak bütün inkârlarından sıyrılmaları; kötürümleri birkaç el temasıyla, hastaları birkaç sözle iyi etmesi onun en çok görünen ve "kerâmet" diye nitelendirilen hallerinden bazıları olmaktadır. Hatta kendisiyle tartışmaya giren birkaç kişinin sonunda ölmesi, kendisinin şöhretinin büsbütün yayılmasına sebep olmuştur...

 

Kendisinin MEHDİ olduğunu iddia eden; ve MEHDİ ile âhir zamanda yeryüzüne inecek olan İSA`nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve  sonuç olarak, işte kendisinin "bu" kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmed Kadyani, kaba görüşle her ne kadar İslâmiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, CİN`lerin önce bir kişiyi, sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş için de İSLÂMİYETİ KOZ olarak kullanmaları durumu mevcuttur...

 

CİN`lerin kendilerine bağımlı kılıp, bu tip özelliklerle donattığı kişlerin en üstün vasıfları, Muhyiddin A`rabi Hazretlerinin "Fütuhatı Mekkiye" kitabında da bahsettiği üzere, "kibir ve gurur"dur...

 

Bu gibi kimseler genellikle kendilerini zamanın en yüksek kişisi olarak görürler... Hattâ dikkatle incelendiğinde, son Nebi Hz Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra gelmiş, en yüksek kişi olduklarını iddia ettikleri dahi tesbit edilir...

 

İslâm topluluğuna bağlı olanların bir kısmına göre, kıyâmetin kopmasından yüz veya ikiyüz yıl önce yeryüzünde görülecek ve dünyaya İslâmiyetin yayılmasına sebep olacak; bir çok olağanüstü güçlere sahip bulunacak bir dinî liderin lâkabıdır "MEHDİ"!..

 

CİNler, aldatıp kendilerine bağımlı kılarak büyüttükleri pek çok kişiye kendisinin beklenen "MEHDİ" olduğunu ilham etmiş; ve onların bu sanı ile yaşayıp; çevrelerini de kandırmalarını sağlamışlardır...

 

İşte konumuzla bu yönden ilgisi dolayısıyla "MEHDİ ve MEHDİ`lik hakkında" kısaca bilgi vermeyi gerekli görüyorum...

 

 

 

MEHDÎ ve  "MEHDİ"LİK

 

Hz. Muhammed Aleyhisselâm`ın bazı açıklamalarında görüldüğü üzere, "Allahu Teâlâ`nın her yüzyıl yılda, bir dini yenileyici, canlandırıcı kişi gönderdiği; ve bu kişinin İslam Dini’nin yayılması için görev yaptığı, İslam dinini benimsemiş olanlar ve tüm mâneviyat ehli kişiler tarafından kabul edilmektedir.   

 

Bu kişinin görevi, yine Rasûlullah açıklamalarına göre, "İslâm Dini’ni günün anlayışına göre izah etmek", dinin eski  insanlara ait bir şey olmadığını onlara anlatmak; ve böylece onların hakikate yönelmesini sağlamaktır...

 

"MEHDÎ" adıyla anılan ve Hz Rasûlullah’ın onikinci torunu olan kimse daha altı yaşındayken bir kuyuya düşerek boğulmak sûretiyle ölmüş olduğundan, aslında beklenen şahsın bu kimseyle katiyyen bir alâkası yoktur...

 

Beklenen kişinin lakabıdır "MEHDÎ"...

 

Bazı açıklamalarında Hz. Rasûlullah’ın "Benim adımı taşıyan bir müceddid gelir ki..." sözü bazı yorumcular tarafından, bu kişinin adının "Ahmed" veya "Muhammed" olacağı şeklinde tefsir edilmiştir... Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Kadyanlı Mirza Gülam, adının Ahmed olması hesabıyla ve CİNlerin de iğfal edişleriyle kendisinin "MEHDİ" olduğunu sanmıştır...

 

Bu konuda  "İbn MACE" isimli hadis kitabında epeyce bilgi vardır...

 

Tasavvuf ehlinin çok yakından bildiği 2000 yılının hicri tarih müceddidi diye nam salan İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi ise "Mektubat" isimli kitabında "MEHDİ"nin derecesi hakkında şu bilgiyi vermektedir:

 

"Geleceği haber verilmiş bulunan Hz. MEHDİ`nin de Rabbi, ilim sıfatıdır...

 

Bu zât da, Hz. Âli gibi İsa Aleyhisselâm`a bağlıdır...

 

Sanki İsa Aleyhisselâm`ın iki ayağından birisi Hz. Ali`nin başı üzerinde, ikinci ayağı da Hz.MEHDÎ'nin başı üzerindedir..."

 

İslâm ansiklopedisinde ise, "MEHDİ" lakaplı beklenen kişi hakkında özetle şu bilgi verilmektedir:

 

"MEHDİ`nin mânâsı, kendisine "ALLAH" tarafından yol gösterilen kişi şeklindedir... Kelime, geçmişte bazı kişiler; gelecekte de kıyâmet öncesinde gelecek bir kimse için kullanılmaktadır.

 

Bu kelime ilk defa olarak Emevi  halifesi 2. Ömer  için "müceddid" olarak kullanılıyor ve 2. Ömer , "ALLAH"`ın rehberliğine mazhar kabul ediliyordu...

 

Daha sonraki devirlerde ise, müceddidlerin birincisinin 2. Ömer olduğu, nihâyet 7`inci ve sonuncusun da, iki görüşe göre, "MEHDİ" veya "İsa" olacağı kabul edilmektedir..."

 

İbn-i Haldun`un "Mukaddime" isimli eserinin "Fâtıma nesli ve onun hakkında insanların düşündükleri ve bu meseleyi saran karanlığın kaldırılması" faslında "MEHDİ" lakaplı kişi için de şöyle bahsedilmektedir:

 

"Muhtelif devirlerde İslâm halkının hepsi tarafından genellikle kabul edilmiştir ki;

 

Zamanın sonlarında, kıyâmete doğru, Hz.Rasûlullah ailesinden, dine yardım edecek ve adaleti muzaffer kılacak bir kimse zuhur etmesi zarûri olarak îcâbeder; ki müslümanlar O`na tâbi olacaklardır...

 

O, müslüman ülkelerde hâkim olacak ve kendisine "EL-MEHDÎ" denilecektir...

 

Dünya`ya hâkimiyeti ise, İsa Aleyhisselâm`ın nüzûlü ile birlikte olacaktır...

 

Mevsuk (sahih) hadislerle tesbit edilmiş olan, kıyâmet gününü diğer alâmetleriyle Deccal`in zuhûru, ondan sonra vukûa gelecektir...

 

İsa Aleyhisselâm O`nun ortaya çıkmasından sonra inecek; ve O`nun çıkışından bir müddet sonra ortaya çıkacak olan Deccal`ı öldürecektir"

 

İbn-i Haldun "Mukaddime"sinde "MEHDİ" ile alâkalı 24 hadisi uzun uzadıya nakledip 6 değişik şekli ilâve ve hepsinin de sıhhatini münakaşa eder... Bu hadislerden 14`ünde yenileyiciye -müceddide- "MEHDİ" denilmiştir...

 

Evet, işte "MEHDİ" hakkında İslâm dünyasında düşünülenler, konuşulanlar, bu minval üzere sürüp gitmektedir.

 

Kezâ kıyâmet konusunda da, İslâm dünyasındaki genel kanaat, hicrî takvimle 1600 yılından evvel kopacağı şeklindedir... Ki bu da gene birgün Hz Rasûlulllah kendisine sorulan:

 

-Kıyâmet ne  zaman kopar ya Rasûlullah?..

 

Sorusuna:

 

-Ümmetim iyi giderse 1000`i geçer!..

 

Şeklinde vermiş olduğu cevaptan çıkartılmaktadır...

 

Keza halk arasında dolaşan:

 

"1500`de varmam, "1600`e kalmam"

 

Şeklinde söyleyişler dahi aslında bu hadise dayanmaktadır...

Çünkü yorumcular 2000 rakamının verilmemesinden kıyâmetin 1000 ila 2000 yılları arasında kopacağını çıkartmışlardır ki, bu da yaklaşık bir hesapla 1400 ile 1600 yılları arasına rastlamaktadır.

 

Nitekim bu hesap üzerinde duran bazı müslümanlar, her müceddid`in 200 yılda bir gelmesi hesabına da katarak 7. ve son müceddid`in 1400 yılı başlarında geleceğini ve bunun da son müceddid olması hesabıyla lakabının "MEHDİ" olması gerektiğini ileri sürmektedirler...

 

Yine bu çevreler, "MEHDİ" denilen kişinin en yüksek dereceli veli olacağını; istediği anda dünyanın istediği yerini görebilecek; istediği anda istediği yerde yöetim gücünü kullanabilecek güçte olacağını İslâm dünyasından küfrü kaldıracağını; daha sonra da, nüzûl edecek olan İsa Nebî ile birlikte bütün yeryüzünde tek din olarak  İSLÂM`ı anlatıp bütün MEZHEPLERİ kaldıracağını; tarikatları kaldırarak, Rasûlullah Aleyhisselâm`ın devrindeki inanç sistemini ihya edeceğini söylemektedirler...

 

Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bazen ortaya çıkıp, bazen de gizlice çevrelerine "MEHDİ" olduğunu empoze eden  pek çok kişi yaşamıştır ve hâlen de yaşamaktadır.. Bunlar çevrelerindeki insanların bu konulardaki bilgilerinin son derece zayıf olmasından da istifade ile, insanları rahatlıkla kandırabilmektedir.Öte yandan bu kişilerin büyük bir kısmı da zaten farkında olmadan CİNLERİN HÜKMÜ ALTINDA olan kişilerdendir. Ve CİNlerin oyununa gelerek kendilerini "MEHDİ" sanmaktadırlar. Çünkü ya gördükleri CİN kaynaklı rüyalar, ya da aldıkları çeşitli CİNNİ ilhamlar onlara kendilerini "MEHDİ" sandırmaktadır.

 

Kendilerindeki CİNni destek ile çevrelerindeki insanları etkileyebilen bu insanlara karşı, ilim sahibi olmak ile "CİN DUASINI" okuyarak etki alanlarından kurtulmaktan başka çare de söz konusu değildir, bildiğimiz kadarıyla..

 

Gelişi müslümanlarca her an beklenen "MEHDİ"nin kesin geliş tarihine dair hiç bir delil yoktur ve "DİVAN" ehli hariç, evliyaullah dahi bu konuda bilgisizdir..İslâmî takvimle zamanın 1400 yılını onyedi geçeye yaklaşması, konuyu günümüzde daha da konuşulur hâle getirmiş; ve bu yüzden çeşitli yerlerde kendini "MEHDİ" sanan kimseler bir hayli türemiştir!.

 

Günümüzde, esef vericidir ki, ilimsiz pek çok kişi, kendini sırf CİNlerin aldatıcı ilhamları yüzünden boş hayâllere kaptırarak, "MEHDİ" sanmakta ve çevrelerini de yanlış yollara sürükleyerek topluca CİNLERİN EĞLENCESİ olmaktadırlar.

 

Oysa, "MEHDİ", Rasûlullah açıklamalarına göre, Mekke`de ortaya çıkacak; sonra Medine`ye geçecek; üzerine bir ordu gönderilecek ve bu ordu tamamiyle yere batacaktır. Bu olaylar, O`nun "MEHDİ" olduğunun delili olacaktır..Aklı başında hiç bir insan, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli ya da başka bir şehirde oturup kendinin "MEHDİ" olduğunu iddia etmez!. Şayet ediyorsa, konu ya psikyatrinin sahasına, ya da CİN tedavicilerinin ihtisas alanına giriyor demektir..

 

Bu konudaki düşüncemize gelince...

 

Biz, bu konunun zamana bırakılması; ve "bekle gör" görüşünün tatbik edilmesi taraftarıyız.. Zîra, her hac mevsiminde "MEHDİ" bu yıl ortaya çıkacak beklentisi içine girip; tüm geleceğe dönük planlarını yapan insanların yaklaşık yirmi yıldır sürekli hüsrana uğradığını gördük..Buna rağmen...Ne aczin dile gelişi anlamında inkâra sapar; ne de hakkında kesin deliller olmadığı ve imanın şartlarında bulunmadığı için, tasdik eder; eğer böyle bir kişi gelecek olursa, ve biz de onu görürsek, o zaman kesin kararımızı eldeki donelere göre verir; davranışlarımızı ona göre düzenleriz.

 

Şüphesiz ki zaman, en iyi açıklayıcıdır!.

 

 

 

"MEHDİ"LER(!) NİÇİN ÇOĞALDI?

 

 

Günümüzde "MEHDİ"lerin sayısında bir hayli büyük artış gözlenmektedir. Neredeyse her şehirde bir kaç tane "MEHDİ" olduğu hayâliyle çevresini kandırmakta olanlar vardır; ve üzücüdür ki, bu saf bilgisiz insanlar kendilerini o kişilerin CİNlerine kaptırmışlardır bir kere!.. Artık tesirden kurtulmaları çok zordur!..Bunların kimisi basın aracılığıyla iyice şişirilerek patlatılmak isteniyor; kimisi de sessiz sedâsız, elde kılıç kıyâm(!) edeceği günün hayâliyle yaşıyor!..

 

Neredeyse, kendisine her selâm vereni dervişi sayarak, kendisini onbinlerin "ŞEYHİ" kabul eden süper "MEHDİ"lerin böylesine çoğalmasının en önde gelen sebebinin, farkında olmadan hükmü altına girmiş oldukları CİNler olduğunu daha önceki sayfalarda izah etmiştik..

 

Şimdi de işin ikinci yanından sözedelim...

 

Eğer televizyonda bir yayın arıyorsanız, şöyle bir durumla karşılaşırsınız:

 

Önce, o aradığınız yayının parazitli, çarpık-çurpuk, görüntüsü net olmayan dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra seçilemeyen dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra, biraz daha yayına yaklaşırsınız, çarpıklıklar kaybolur ve karlı bozuk görüntüler ekranda yer alır... Ve nihâyet biraz ötede net orijinal yayının görüntüsü ile karşı karşıya kalırsınız!..

 

Daha önce de anlattığımız gibi, dünyada oluşan, tüm olup bitenler çeşitli kozmik dalgaların etkisiyle, aşama aşama meydana gelir... Sıfırdan başlar en yükseğe kadar çıkar, zirveyi bulur; tekrar inişe geçer ve sıfır olur!.. Sistemin kesin ve şaşmaz düzenidir bu!..

 

Her şey dünyada belirli sikluslar hâlinde oluşur; belirli devirlerde belirli akımlar ve eğilimler günümüz tâbiriyle "MODA" olur!...

 

Bize belki 20 yıldır, çeşitli çevrelerden o yıl "MEHDİ"nin çıkacağı söylenirken cevabımız hep "Hayır" oldu!. Ve de ilahi lütuftur ki mahcup olmadık!... Çünkü, yaptığımız araştırmalar "MEHDİ" denen kişinin çıkışına daha epeyce zaman olduğu yolundaydı...

 

Öyle iken, niçin günümüzde daha "Âmentü"nün getirdiklerini ve sonuçlarını idrâk edemeyen; hayâlî  tanrı ve din anlayışı içinde olan kişiler kendilerini "MEHDİ" zannediyorlardı!..

 

Bu durumun iki ana sebebi vardı:

 

Birincisi, farkında olmadan CİNlerin hükmü altına girerek ihtiyatsız bir şekilde olaya kendilerini kaptırmaları ve bu konuda ilmi olmayan kişileri de böylece peşlerinden sürüklemeleri...

 

İkincisi de, orijinalinden önce gelmeye başlayan parazitli yan dalgalar!..

 

"MEHDİ"lik anlamını ve duygusunu taşıyan yan dalgalar dünya üzerine ulaşmaya başlamıştır...

 

Kezâ "MESİH"iyet dalgaları da öyle!..

 

Bu sebeple önümüzdeki yıllarda çeşitli şekillerde kendilerini "MEHDİ" ve "İSA" olarak kabul edip çevresindekilere yol göstermek isteyen daha bir çok insan türeyecektir!..

 

Bu durum karşısında insanların kanmamaları ve gerçekçi bakış açısına sahip olabilmeleri içi bazı belirli ve kesin gerçekleri bilmeleri gerekmektedir...

 

Başta Kütüb-ü Sitte denen hadis kitapları olmak üzere pek çok eserde ittifak hâlinde, Hz. İSA`nın yeryüzüne geri geleceği bildirilmektedir. Ve bu geliş Hz. İSA tarafından, o devirde yapılan açıklamaya göre 2000 yıl sonra olacaktır...

 

Bu arada dikkat!...

 

Hz. İsa eğer 2000 yıl sonra geleceğini söylemiş ise, ve bunu ölmeden önce söylemişse, 33 yaşında yani milâdî 33 yılında söylemiş olur ki; bu olayın gerçekleşmesi de 2033 yılını bulur; anlamına gelebilir.

 

Hz. İSA yeryüzünde ortaya çıkmadan önce "DECCAL" ismiyle işaret edilen ve olağanüstü sayısız güçler ortaya koyan bir varlık insanlık için büyük bir fitne olacaktır...

 

Kendisinin "TANRI" olduğunu; göklerden geldiğini; yıllardır beklenen, insanlığın "RABBİ" olduğunu belirtecek bu varlık yeryüzünde 40 gün kalacak ve bu sürenin sonunda yeryüzüne inecek olan Hz.İSA tarafından öldürülebilecektir!..  

 

Hz. İSA yeryüzünde 40 yıl yaşayacaktır. Bu 40 yıllık sürenin 9-11 senelik süresi de MEHDİ ile birlikte geçecektir.

 

Yâni, "MEHDİ" ömrünün son 9-11 senesini İSA Aleyhisselâm`la birlikte geçirecek ve ondan sonra ölümötesi yaşama geçecektir.

 

Deccal da, "MEHDİ" lakaplı kişinin ömrünün son 9 veya 11 sene öncesinde ortaya çıkacaktır.

 

Rahmetli hocam, (Medine`li veya Beykoz`lu da denilirdi) Hacı Osman Efendi, 1963 yılında bana şöyle demişti:

 

-MEHDİ`nin yıldızının doğmuş olduğunu yaklaşık şu kadar yıl önce Kahire gazeteleri yazmıştı, Mısır`lı müneccimlere atfen... O şimdi aramızda(dünyada) büyüyor..."

 

Bütün bu bilgiler ve yazamadıklarıma dayanarak görüşüm odur ki;

 

MEHDİ`nin ortaya çıkmasından önce, 3. dünya savaşının olacağı, Avrupa da taş taş üstünde kalmayacağı; bunlardan sonra "MEHDİ" lakaplı kişinin bir Hac sırasında Mekke`de Ricâli Gayb’ın ısrarları üzerine ortaya çıkacağı; sonra Medine`ye geçeceği; orada üzerine Şam tarafından bir ordu gönderileceği ve bu ordunun Medine yakınlarında tümüyle yere batacağı; ve O, İstanbul`da iken DECCAL`ın ortaya çıkacağı; çeşitli değerli kaynaklarda anlatılmaktadır...

 

Dolayısıyla MEHDİ`nin Mekke`de ortaya çıkmadan önce; Avrupa, Amerika, Rusya ve Ortadoğu`da çok büyük siyasi değişiklikler ve savaşların beklenmekte olduğuna işaret edilmektedir.

 

Kısacası bu olayların başlanıcı, nereden bakılsa, en yakın 2000`li yılların başlarına doğru uzanmaktadır...

 

Zaten astrolojik veriler de Uranüs`ün 1996`da Kova burcuna geçişinden sonra önemli olayların başlamasına dikkati çekmektedi... Kezâ, yaklaşık aynı tarihlerde, Plüton`un, Yay burcuna gireceği de dikkate alınırsa, ne gibi önemli olaylarla karşılaşılacağı konunun ilgilileri tarafından görülebilir...

 

Evet. bu sürenin böylesine yaklaşması kendini "MEHDİ" veya "İSA" Aleyhisselâm gibi düşünenler çıkmasına yol açacağı gibi, sahte DECCAL`lar çıkmasına da sebep olacaktır.

 

Hz. Rasûlullah’ın bir açıklamasına göre, gerçek DECCAL çıkmadan önce 30`a yakın sahte DECCAL ortaya çıkacak ve bunlar kendilerinin "PEYGAMBER" olduklarını iddia edeceklerdir...

 

Bu da her orijinalin öncesinde ve sonrasında yan dalgalardan oluşan sahtelerin ortaya çıkacağına işaret etmektedir...

 

Yukarıda bir TANRI; veya "ALLAH"ı âdeta bir "GÖK TANRISI" gibi kabul etme yanlışlığının sonucu olarak insanlar, bekledikleri DECCAL`a kavuşunca, onu TANRI olarak kabullenme gafletine düşeceklerdir!..

 

DECCAL`a karşı insanların kendilerini koruyabilmelerinin tek yolu ise Hz. MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI "ALLAH"`ın ne olduğunu iyi idrâk etmeleridir...

 

Kur`an-ı Kerim`in tarif etmiş olduğu "ALLAH"ın ne olduğunu idrak etmemiş olanlar ise bir sahte "TANRI"nın kurbanı olmakla yüzyüzedirler bizim görüşümüzce!.. 

 

 

 

BAZI VELİLERİN,

"MEHDİ" SANILMALARI

 

Ancak burada, sırası gelmişken, bir konu  üzerinde daha durmak istiyorum...

 

Gerçekten CİNlerle ilgisi olmayan, bazı büyük velilerin yolunda ve onların koruması altında yetişen kişlerde de "MEHDİ"lik anlayışı ve zannı meydana gelmektedir... Peki, CİNlerin etkisi olmadığı halde ve korumada bulunmalarına rağmen nasıl olup da bunlar kendilerini "MEHDİ" zannetmekte ve çevrelerindekilere o zannı verebilmektedirler...

 

Bunun açıklamasını da ileride çıkartıcağımız "KENDİNİ TANI" ve "NEFSİN HAKİKATİ" isimli eserlerimizde daha geniş bir şekilde yapmaya çalışacağız... Ancak burada da ilgilileri şimdiden aydınlatmak gayesiyle kısa bir şekilde açıklamaya çalışmadan geçmek istemiyorum...

 

Tasavvufta, kişinin devam ettiği yolda ilerlemesi sırasında rastladığı ve geçtiği bazı haller vardır... Meselâ "Makamı Gavsiyet", "Makamı Hızır", "Makamı MEHDİyet" gibi...

 

İşte bu yolda ilerleyen kişi, ehlince bilindiği gibi, bu makamdan geçerken, kendisine o makamın özellikleri yansır... Ve o da aynen kendisine yansıyan güneş ışıklarını çevresine aksettiren ayna gibi, bu defa kendisini ışık kaynağı zannetmeye başlar...

 

İşte bu durumda olan kişiler, bulundukları yerin verdiği zevk dolayısıyla da bazan uzun bir süre oradan ayrılamazlar ve kendilerini makamından geçtikleri kişiler sanmaya başlarlar... Kezâ, çevresinde hakikatı henüz tam anlayamamış  olanlar da onu, makamından geçtiği kişinin hakikatı sanmaya başlarlar...

 

Bu durumda olan kişi eğer, yürütücüsü kuvvetliyse, kolaylıkla oradan kurtulur ve hakikatı anlar... Fakat yürütücüsü zayıf ise, kemâle ulaşamamış bir kimseyse, bu takdirde uzunca bir zaman, 5-10 sene hattâ bazan da bir ömür boyu orada kalır ve kendini öyle sanmaya devam eder... Ve çevresindekileri de elinde olmadan kandırmış olur...

 

Şimdi tekrar esas konumuza dönelim...

 

 

 

CİNLERİN, DEĞİŞİK NAMLARLA

 INSANI YÖNLENDİRMELERİ

(İslâmî yoldan)

 

Bu tip aldatmalar genelde bir kişinin uyutulması (transa geçirilmesi) sonunda o CİNnin;

 

-Ben Mevlana`nın ruhuyum!!!..

 

-Ben .......... babayım!!!..

 

Şeklinde kendisini tanıtarak orada bulunan kişilerle bağlantıya geçmesi sonunda; veya kalemle yazı yazarken kalemin kendi kendine yazmaya başlaması ve böylece o CİNnin kendisini;

 

-Ben filanca kişiyim!!!..

 

Diye tanıtmaya başlamasıyla;

 

Veya, gene CİNnin filanca evliyadan olan kişİnin şekline bürünerek o kişinin gözüne görünmesiyle gerçekleşmektedir...

 

Bunlardan başka, tesadüf etmediğimiz şekillerde de olması mümkündür...

 

Bizim bugüne kadar tesbitini yaptıklarımız, bu sahada daha fazla yukarıda anlattığımız üç şekildedir...

 

Meselâ gelen şahıs;

 

-"Ben Mevlâna`yım!." der...

 

Sonra da orada  bulunanlara tabiri uygunsa okkalı bir selam verir... Ve sonra da ağır bir lisanla konuşmaya başlar...

 

Gerçekten, incelendiği zaman görülür ki, o uyutulan kişinin kapasitesi dışında bir konuşma şekli ve bilgiler ortaya çıkmaktadır...

 

İşte bu durumda, CİNlerin varlığını akla bile getirmeyen o kişiler otomatik olarak, kendilerine hitâbedenin "MEVLÂNA", veya "........Baba" olduğuna inanırlar...

 

Bilhassa günümüz insanlarının dini konulardan, ruh, CİN gibi varlıklar hakkındaki bilgilerden uzak olması yanısıra; üstelik buna bir de insanın yapısındaki gizliye olan ilginin çekiciliği eklenirse, bu konuşan varlığa inanmanın ne kadar kolay olduğu ortaya çıkar...

 

Düşünün ki, karşınızdaki bir kişi uyutuluyor ve sonra da konuşmaya başlıyor, karşınızdaki yakından tanıdığınız kişi ile uzak yakın hiç ilgisi olmadık şekilde!... Üstelik bir de sizin geçmişte yaptığınız birtakım işlerden, veya o gün oraya gelmeden yaptığınız ve sadece sizin bildiğiniz şeylerden bahsediyorsa!...

 

İşte böylece, yavaş yavaş o uyutulan kimsenin ağzından konuşmaya başlayan ve filanca velinin ruhu olduğunu bildiren CİNİN etrafına birçok insan toplanmaya başlar...

 

Bu durum sonunda, o kişinin çevresine toplananların yapıları incelendiği zaman,  hemen hepsinde ortak bir özellik görülür;

 

Pek çoğu son derece iyi niyetli, samimi dine saygılı, dinin bir çok şartlarını yerine getirememekten üzüntülü, bir kurtuluş yolu arayan; ancak bütün bunlara karşılık, dini bilgileri son derece zayıf kişilerdir bunlar...

 

İşte böylece ben filanca babayım, veya "MEVLÂNA"nın ruhuyum diye kendini onlara tanıtan CİN, bunların ortak yönlerini istismar etmiş; sonunda büyük bir kalabalığı  çevresine toplamış olur...

 

Bu arada yavaş yavaş çevresine toplananların rüyalarına girer; onların bazı gizli hallerini onları üzmeyecek şekilde açıklar; ve böylece onların bu ortak yönlerini istismar ederek  onları iyice kendisine bağlar...

 

Daha sonra, zamanın şartları dolayısıyla bir müceddid gelemiyeceğini, bu sebeple insanların artık sadece bu kanallarla uyarılacağını onlara anlatıp; onları bazı şeyler yapmaya sevkeder...

 

Namaz kılmalarını; sadaka  vermelerini; Ramazanda oruç tutmalarını; iyilik yapmalarını; kötülüklerden kaçınmalarını; başkalarını kendilerinden fazla düşünmelerini telkin ederek, insanlık duygularını harekete geçirerek kendisine bağlar... Bu birinci aşamadır!...

 

İkinci aşamada ise, esas şeytanlığını ortaya koymağa başlar...işte bu aşamada, ancak dini çok iyi bilen kimselerin tesbit edebileceği bir takım inanç bozukluklarını onlara empoze etmeye başlar... Ki esas oyun  da  işte burada başlar...

 

Bazılarını   "Vahdeti Vücûd" görüşüne sokar!... Ancak bu isim altında anlatılan gerçekte "vahdeti vücûd" anlayışı olmayıp, "PANTEİST" görüştür; "Vahdeti Vücûd" asla değildir!... Ki böylelikle onları, kendilerinin "ALLAH" olduğuna inandırmaya çalışır...

 

Ya da reenkarnasyon, yani yeniden bir bedene girerek dünyaya gelineceğini ileri sürerek; Mevlâna`nın bazı tasavvufî sözlerini örnek getirmeye çalışır...

 

Böylece onları yanlış itikadlara saptırmaya başlar...

 

Nitekim onların bu durumlarını yakından takip eden dinî bilgilere sahip olan bir kişi onların İslâm`a uymayan yanlarını teker teker tesbit edebilir...

 

Kalemle aldatma ise, yukarıda anlattığımızdan daha basit bir yoldur...

 

Bu yolda kiş kendisiyle temasta olanı kesinlikle görmez...

 

Kalemi yazı yazar gibi kağıt üzerinde tutarken, kalem kendiliğinden yazmaya başlar...

 

Önce kendine bir isim takarak meselâ:

 

-Ben Mevlâna Celâleddin-i Rumi`yim!.. Ey bahtiyar kişi, ey "ALLAH" yolunun yolcusu, seni selâmlarım!..

 

Diye yazdırır... Yazan hayretler içinde kalmıştır. Ve devam eder...

 

Artık kalem kendiliğinden yazmaya alışmıştır!..

 

Onu yüksek bir kişi, zamanın en ileri gelen velilerinden biri olduğunu söyler ve ona evliya olduğuna dair birçok inandırıcı deliller vermeye çalışır...

 

Aklından geçen soruların cevaplarını kağıt üzerinde yazmaya devam eder....

 

Bu çeşit kişi önceleri kalemin ne yazacağını bilmese de, ileride dikkat etmeye başladığı zaman, yazmadan önce o harfin veya kelimenin hatta daha sonraları da bir kaç kelimelik cümlelerin yazmadan önce kafasına geldiğini tesbit eder...

 

Bundan sonra, filanca lakaplı CİN ona şiirler, kitaplar yazdırır; çeşitli kişlerin geçmişteki yaptıklarını anlatmaya başlar... Bu arada, onun itmadını kazanmak gayesiyle bazı geleceğe ait kehânetlerde bulunur...

 

Bu konuda bir örnek verelim:

 

Bundan 1-2 yıl önce Ankara`da bir grubun yaptığı toplantılara kendini;

 

-Beşir-il Kirami isimli melek!!!..

 

Diye tanıtarak gelen CİN, geleceğe ait bazı kehanetlerde bulunmuş ve özetle;

 

-yaklaşık 1974-75 yılları civarında üçüncü dünya savaşının çıkacağını; bu arada israil`in Arapları büyük bir yenilgiye uğratarak Türkiye sınırlarına kadar genişleyeceğini; Türkiye`nin üçüncü dünya savaşında pek az bir kayıpla kurtulacağını, 1980 yılı civarında da MEHDİ`nin Türkiye`den çıkacağını söylemiştir; Ki bu iddiaya göre de, "MEHDİ" diye beklenen kişi meleğin(!) ağzından konuştuğu,  yaşı 50`yi bulmuş ve hiç bir özelliği olmayan kiş olacaktır...

 

Demiştik ki, CİNler bir de velilerin şekillerine bürünerek, bir kişiye görünüp onu bu görüntüleriyle aldatıp kendilerine bağlarlar...

 

Gene bu çeşit aldattıkları kişiler de, genellikle dinî bilgilerden yaklaşık olarak tamamen denecek kadar uzaktır.

 

Böyle bir görüntüyle birdenbire  karşılaşan kimse,  önce adeta  bir şok geçirir... Sarıklı, cüppeli, yani eski kıyafetli olarak karşısında gördüğü bu kişiye inanmamak onun elinde değildir artık...  Ve inanır!..

 

Artık ne söylerse onu yapmaya başlar... Ondan duyduğu birçok şeylerle çevresine bir hayli insan toplar... Ancak onun bu gördüğünü çevredekiler göremezler... O ne anlatırsa ona inanmak zorundadırlar... Fakat bir süre sonra, o çevresinde toplandıkları kişinin gördüğü şahsı, bazıları rüyalarında görmeye başlarlar...

 

Hattâ o kişi bazan çevresindekilerden kendisine tamamıyla bağlanmış olanlara bu zâtı (!) gösterebilir de!.. Böylece artık kendisine son derece bağlı bir topluluk meydana getirmiş olurlar...

 

Bu arada o kişi, kendisine değişik kıyafetlerle görünen aynı CİNni değişik kişiler sanarak, kendisinin, başka evliyalarla bile görüşecek seviyeye geldiğini zannetmeye başlar... Bazen de o CİN yanına arkadaşlarını alıp onları çeşitli din büyükleri görünümünde göstererek o zavallı insanları iyice kandırıp kendine bağlar..

 

Nitekim bazı kuvvetli CİNne kapılmış kişilerin çevresindekilere, aynı anda bir kaç eski evliyanın kıyafetine girmiş CİNni gösterebildiği; sanki o kadar büyük bir kişiymiş de, eskiden yaşamış evliyalar onu ziyarete gelmiş havasını verebildikleri tesbit edilebilir...

 

Hatta bu konuda öyle durumlar meydana gelmektedir ki, bu kişi kendisinin CİNler tarafından aldatıldığını bilmediği; ve kendisini CİNnin yaptığı fikir aşılamaları sonunda çok büyük bir insan olarak gördüğü için, o anda çevresindekilere ne kadar büyük evliya olduğunu göstermek gayesiyle bir kaç evliyanın huzuruna (!) girmesi için müsaade eder!!!..  Nitekim o anda bulunulan yerin kapısı açılır ve içeriye eski kıyafetler içinde 2 veya 3 hattâ 4 büyük ve meşhur evliya sûretinde CİNler içeri girer...

 

Böyle bir olayın meydana gelişinde zaten büyük bir heyecana kapılmış olan orada bulunan kişiler artık asla farkedemezler bu gelenlerin CİN mi, yoksa hakikaten eskiden yaşamış bir veli mi olduklarını!... Bu olay şoke etmiştir onları!...

 

Artık bu olayı kendilerine gösteren kişiye, âdeta bir tanrıymışçasına bağlanırlar...

 

Ancak, bunlardan hangi biriyle görüşülürse görüşülsün, hepsinin ortak özellikleri, daha önce de anlattığımız gibi, "CİNleri inkâr etmek" olacaktır..

 

Şimdi de gelelim, CİNlerin insanları hümanist (insancıl) gayelere sevkeder şeklinde "spiritizmacılık" adı altında aldatıp, kendilerine tâbi kılma şekline...

 

 

CİNLERİN,

SPİRİTİZMA  MASALIYLA

İNSANLARI YÖNETMELERİ

 

İslâmî gayeler ötesinde, bu dine bağlı olmayanlar ile, İslâmiyetle ilgisi nüfus kağıdını geçmeyenleri kendi yönetimlerine almak isteyen CİNLER, hümanist fikirleri yem olarak kullanmaktadırlar...

 

Bunlar olgun insan, kamil insan olmak için çeşitli şartlar ileri sürmekte ve insanları böylesine mükemmel bir yaratık olmaya davet etmektedirler...

 

Bu şekilde insanları çevresine toplayan CİNlerin ortaya saçtıkları bol hümanist (!) yani insacıl fikirler olmaktadır...

 

Bu tip  görüşmeler de, gene özellikle bir kişinin uyutulması, yâni  bir ruhla bağlantılı olarak transa geçirilmesi şeklinde olmaktadır...

 

Bir odaya üç-dört veya beş- altı-yedi kişi toplanılır, ışıklar kısılır ve düşük voltajlı kırmızı veya mavi renkli bir ampul yakılır...

 

Sonra yavaş yavaş yapılan telkinlerle medyum yapılı bir kişinin uyutulmasına çalışılır...

 

Bu yapılan işlem gerçekte, o kişinin tamamıyla uyutularak "İnsan"ın bilincinin "beden" üzerindeki etkisinin ortadan kalkması içindir...

 

Bundan sonra uyutlan kişi sözde anlatmaya başlar:

 

-Yavaş yavaş yükseliyorum... Bulutları geçiyorum... Karşımda şunları görmeye başladım...

 

Ve derken o gördükleriyle konuşmaya başlar...

 

Ve görülenler ardından söz alırlar...

 

Böylece filancanın veya falancanın RUHUYLA (!) görüşme başlamış olur...

 

Halbuki bütün bunlar, onlarla temas hâlinde bulunan CİN`in oradakileri uyutmak, kandırmak gayesiyle sahneye koyduğu bir oyundan başka hiç bir şey değildir... Uyuyan kişi, diğer bir deyişle transa geçirilen kişi oradan bir milim bile öteye gitmemiştir uyumasından itibaren...

 

Ortada dönen oyunun içyüzü şudur:

 

Kişinin uyumasından, yani "İnsan"ın bilincinin "beyin" "ve dolayısıyla "beden" üzerindeki tasarrufunun kalkmasından sonra, o uyutulan kişinin frekansına en yakın yapıdaki "CİN", onunla iletişime geçmiştir...

 

Önce bu CİN bir adaptör, bir radyo görevi gören o kişinin beynine sinyaller göndermeye başlamış; ve beyindeki konuşma merkezine de etki ederek, o kişinin ağzından değişik bir şekilde orada bulunanlara hitaba girişmiştir...

 

Ancak orada bulunan kişiler, göremedikleri için CİNnin şuraya gidiyorum, şununla görüşüyorum şeklinde uyutulana atfen sözlerini hakikat sanmışlardır...

 

Gerçekte ne gelen vardır, ne de giden!..

 

Sadece, ortada uyutulmuş ve dolayısıyla da bilincinin iradî tasarrufu ortadan kalkmışmış bir insan ile; onun beyninden istifade edip; orada toplananlara hitabedip onları kandıran bir CİN vardır...

 

Artık bu iş gerçekleştikten sonra oyunun gücü, etkisi, hep CİNnin kapasitesine bağlıdır...

 

Eğer bu CİN, CİNlerin ileri gelenlerinden, zekilerinden birisi ise, orada bulunanları rahatlıkla etkisi altına alır; ve hatta onlara istediklerinin hepsini yaptırabilir...

 

Çünkü, ortada kendilerine hitâbeden, onların bazı sırlarını açıklayan fakat görünmeyen bir varlık vardır!... Buna inanmamak ise, bu olaya şahid olanlara göre, tek kelimeyle aptallık veya budalalıktır, çünkü konunun içyüzünden haberleri yoktur...

 

 

 

DECCAL ve

DECCALLIK HAKKINDA

 

Burada ister istemez aklımıza İslâm dininden veya diğer geçmiş dinlerde konusu geçen DECCAL isimli yaratık akla gelmektedir...

 

"Deccal" adı verilmiş bulunan bu yaratık da bize naklolunan bilgilere göre, birtakım olağanüstü şeyleri insanlara gösterecek ve kendisine inanılmasını isteyecektir...

 

Ancak İslâm dini kaynaklarına göre esas DECCAL`dan önce 30`a yakın sahte Deccal türeyecek ve bunlar PEYGAMBER OLDUKLARINI çevrelerine bildirecek; telkin edecek; kendilerine bu şekilde inanılmasını isteyerek bir takım şeylerin yapılmasını veya yapılmamasını emredecektir...

 

En son gelecek olan hakiki  DECCAL ise "ALLAH" olduğunu iddia edecek; ve kendisine tapınılmasını isteyecektir!... Bir takım olağanüstü olaylar da göstererek...

 

Evet, işte bu sebeple, ister istemez şimdi hatırımıza bu hakiki Deccal`dan önce türeyecek ve Peygamberliklerini iddia edecek olan 30`a yakın sun`î  Deccal`lar gelmektedir...

 

Çünkü, gerek Türkiye`de ve gerekse dünyanın çeşitli yerlerinde, insanları hümanist gayeler perdesi arkasında aldatıp çevresine toplayan CİNler; ya kendilerini ya da o grupların önde gelen isimlerinden birisini, çevresindekilere bir "modern PEYGAMBER" edâsıyla takdim etmekte; O`nun her dilediğinin kesinlikle yapılmasını istemekte; ve o grubun Türkiye`nin öncü veya önderleri olacağını öne sürmektedirler... Ki bu da yukarıda verdiğimiz "MEHDİ" akîdesinin değişik bir şekilde ortaya çıkışıdır...

 

Hattâ, tesbitlerimize göre, bugün dünya üzerinde bu gruplara katılmış olanlardan öyle kişiler vardır ki, Hasan Sabah`ın esrarkeş derviş(!)leri gibi kendilerine verilen emirlere gözünü bile kırpmadan adam öldürecek yapıya girmişlerdir...

 

Halbuki bu grupları dikkatle inceleyen; konuşmaları, verilen bilgileri mantık süzgecinden geçiren bir kişi, çok sayıda çelişkili ve yanlış bilgilere rastlayabilir...

 

Gerek ilmi ve gerekse gayba ait konularda sorulan suallerin  cevapları genellikle palavradır ve nazarı dikkate alınmaktan uzaktır...

 

Geleceğe dönük sorulan suallere ise daima kaypak, muğlak, geniş zaman ölçülerini içine alan, kesin rakamlardan çok öte bir durumdadır...

 

En büyük adam kandırma usülleri, aralarına katılanların o günlerde yaptığı bir takım gizli işleri ifşa etmek ve onu bu şekilde teşhir etmektir...

 

Bu gruplara katılanların durumları ve bilgileri yakından incelenirse, her biri de dini bilgilerden hele RUH, CİN hakkındaki bilgilerden tamamıyla uzaktır; ve bunları inkâr edici bir yapıya sahiptirler... Ve bu yüzden de göremedikleri bir takım yaratıklara âdeta kurban olmuşlardır...

 

Burada anti parantez ilâve edelim ki, bu grupların pek çoğunun temasta oldukları CİNLER, BU KİTABIN YAYINLANMASINDAN SONRA DERHAL BİRER TEBLİĞ ÇIKARTARAK, BU KİTABIN KENDİ İNANANLARINCA OKUNMASINI YASAKLAMIŞLARDIR!...

 

Çünkü, bu kitabı okuyanlar, hiç şüphesiz ki onların içyüzünü görecek;  tam deyimiyle onların ne mal(!) olduğunu anlayacaklardır...

 

Nitekim bu gibi gruplara bağlı olanlardan "ALLAH"a inandığını söyleyenlerin bazılarının yaptıkları ibadetler incelendiğinde bu durumları çok açık bir şekilde ortaya çıkar...

 

Meselâ bunlardan bir kısmı namaz (!) kılarlar... Günde üç veya bir defa!.. Ve de AYAKTA!.. Yani, RÜKÛSUZ SECDESİZ!..  Bazıları da sadece secde ile!..

 

Sadaka verirler!!!.. Ve bu verdikleri sadaka karşılığında da bütün günahları affolunur... Elbette o kendilerini yöneten büyük RUH(!) tarafından!.. Sonra bir yandan günah işlerler, suç işlerler, diğer yandan da sadaka dağıtarak bu günahlarından, suçlarından beraat ederler!!!..

 

Kısacası, o grubu yöneten CİN, hangi dine yakınlık duyuyorsa; veya o gruba gelenler çoğunlukla hangi dine yakın veya yatkın ise, orada genellikle o dine yakın hükümler geçerlidir ve o dine yakın kurallarla hüküm verilir...

 

Üstelik bu gruplardan öyleleri de vardır ki, hastaları iyi etmek gayesiyle bir kısım halktan yüzmilyonlarca para alırlar... Çeşitli sebeplerden dolayı içlerinde iyi olan bir kaç hasta varsa da, bunun oranı % 2-3`ü geçmez.

 

Ve bu yolda binlerle iyi niyetli, temiz, saf, Hakkı ve Hakikatı arayan insan kandırılıp, tavlanmış ve saptırılmış olur...

 

 

 

"CİNCİ"LİK

"BÜYÜCÜ"LÜK

 

Bütün bu ruh çağırma (!) dalaverelerinin kökünde eskilerin "Hüddam ilmi", halkın da "CİN`cilik" dediği mesele yatmaktadır...

.

Bilhassa eskilerin ve Anadolu halkının yakından bildiği bu konu şöyledir:

 

Bazı tesbih veya duaların birer "HADİMİ" yani "hizmetlisi - görevlisi" vardır.

 

Eğer bir kişi oturup, o kelimeyi veya duayı adedince okur, sonra da karşısına dikilen CİNden, o an için korkmadan bir şey isteyebilirse, o şey derhal olur!...

 

Veya o CİNin kendi emrine girmesini isterse, o CİN artık onun hizmetkarı durumuna girer!... Bunun için de bir çok formül vardır!...

 

Bu formülleri bünyesinde toplayan bir çok kitaplar yazılmıştır eskiden ki, bunların içinde en meşhuru; "KENZÜL HAVAS" ismiyle bilinenidir...

 

Bu kitabın içinde bir çok formüller vardır...

 

Ancak burada şunu da hatırlatalım ki, "HÜDDAM"cılık ile "RUH ÇAĞIRMA (!) - SPİRİTUALİZM" arasında çok büyük bir fark vardır...

 

İşte  o fark da şudur:

 

Ruh çağırma(!) veya spiritualizm denen oyunda CİNlerle temasa geçen kimseler,  daima CİNLERİN elinde oyuncak olurlar...

 

Aynen aslan eline düşmüş tavşan gibi; CİN de onları istediği gibi elinde oynatır... Ve onlar bu durumu asla farkedemezler...

 

"Hüddam" ilminde ise, formül, diğer yan şartlarıyla birlikte tam olarak uygulanabildiği zaman, insan CİNni tam anlamıyla pençeleri altına alır; ve ona bütün istediklerini yaptırabilir... Hattâ, bir insanı bile, bu yolla o CİNine öldürtebilir... Aksi halde, yani emre uymadığı zaman o CİN perişan olur.

 

Bu sebeple, bu ilmin kullanılmasında, insan için öteki sisteme göre mutlak bir avantaj vardır...

 

İşte aradaki bu fark sebebiyle, eskilerin ve günümüzde de sadece birkaç kişinin bildiği "Hüddam ilmi", spiritualizmden kat be kat üstün durumdadır... Çünkü, anlattığımız üzere, bu ilimde insan için CİNni emri altına almak söz konusudur... "Spiritualizm" diye veya "Ruh çağırma(!)" diye bilinen CİNlerle bağlantı hâlinde ise, CİNni hiç bir şekilde, bir bilgiyi vermek veya bir işi yaptırtmak için zorlamak söz konusu değildir...

 

Ancak burada şu hususu da çok iyi bir şekilde anlatmak gerekir... Eğer bir kişi "Hüddam ilminin" gereği olan formüllerden birini yapmaya kalkar da; sonra başlamışken, şu veya bu sebeple; meselâ formülü uygularken yarıdan itibaren duyacağı seslerden veya o sırada gözüne görünen acaip şekillerden korkarak yarıda bırakırsa, işte o anda onun için felaket başlar.

 

Onun, etkisi altına almaya çalıştığı CİN, o anda onu rahatlıkla avlar ve bu kişi CİNi emrine almaya çalışırken, CİN onu ele geçirmiş olur... Ki  bundan sonra, o kişi artık CİNnin emrine bağlıdır... Böylece, Dimyata pirince gidilirken evdeki bulgurdan da olunur...

 

Bu sebepledir ki, "Hüddam ilmi"ne dayanan bir formülü, ya hiç yapmamalı, ya da başlanıldığı zaman, ne pahasına olursa olsun sonuna kadar yapmalıdır.

 

Nitekim bu formülün tam olarak yapılmaması için o CİN, bir takım gürültüler oluşturur veya sesler çıkartır, âdeta içinde bulunulan evi veya katı yıklıyormuşçasına gürültülerle sarsabilir; akla hayale gelmeyecek korkunç şekillerde göze görünebilir!...işte bütün bunlar olmasına rağmen, kişinin bütün soğukkanlılığıyla elindeki formulü bitirmeye çalışması îcâbeder...

 

Nitekim, "fazla tesbih çekmekten deli oldu", diye halk arasında anılan hâl de bu esasa dayanır...

 

Bir kişinin yönlendiricisi olmaksızın ve formülü bilmeden rastgele tesbih çekmesi, ister istemez bir şifreyi meydana getirir ki, bu durumda, o anda şifreyle bağlantılı olan CİN otomatik olarak harekete geçip, o kişiyi hükmü altına alır... Ve o kimsenin bu durumdan haberi yoktur!... Ve o CİNi kontrol altına albilecek güce de sahip değildir... Artık ister istemez o CİNle iletişimleri başlamış olur...

 

Bu ilişknin başlaması da bazan kulağına, bazan da içine gelen seslerle olur... Keza bundan önce de burun yoluyla kokular tesbit eder bazan!.. Ve sonunda CİNleri çeşitli şekil ve kıyafetlerde görmeye başlar bu yolunda devam ederse...

 

Bu gibi kişler, duydukları sesleri veya aldıkları kokuları ya da gördükleri şeyleri bu konuyu bilmeyen kişler içinde açarlarsa, derhal "aklını kaçırdı", "oynattı" diye nitelendirirler ve hastaneye kaldırılırlar... Oysa tıp henüz bu konuda acizdir.

 

Elektro-şokla tedavi etmek ister fakat bunu da başaramaz!...

 

 Bu gibi kişiler, artık halk arasında "meczup" "zararsız deli" tâbirlerine muhatap olarak hayatlarına devam ederler...

 

Bu gibi kişiler eğer içine düştükleri duruma rağmen, bu sahada yetkili bir şahsın eline geçerlerse, o halden kurtulmaları yollarının düzeltilmesi ve o yolda ilerlemeleri mümkündür...

 

Aksi halde ömür boyu bu durumdan kurtulamazlar... Artık onlar "deli" olmuşlardır...

 

İlk yüzyıllardan beri, en ilkel topluluklardan itibaren yeryüzünde görülen bir meslek ve iş vardır...

 

Bu mesleğe "BÜYÜCÜLÜK" yapılan işe de "BÜYÜ" denir...

 

Bu işten gaye, bir insanı etki altına alıp, ona  istemediği bir şeyi zorla yaptırmak ve bazan da hastaların iyi olmasını temine çalışmaktır...

 

Büyü, özü "ALLAH"`a dayanan bütün dinleri tebliğ eden Nebi ve Rasûllerce yasaklanmıştır...

 

Bütün dinler büyüyü insana "Haram" kılmışlardır...

 

Keza  İslâm Dini de büyüyü "haram" kılmış ve büyü yapan ve yaptıranlarınislam dininden çıkmış olacaklarını açıklamıştır...

 

Büyünün yasaklanmasındaki özellik, insanların iradelerinin başkası tarafından zoraki bir şekilde kaldırılması veya kısıtlanmasının önüne geçmek; onlara serbestçe hareket, seçme hakkı tanımaktır... Tâ ki böylelikle insan yaptığından sorumlu tutulabilsin...

 

Büyü ve sihrin yeryüzünde en yaygın olduğu devir, Musa (Âleyhisselâm) Nebî devridir... Nitekim o devrin geçer akçesi de "Büyü ve sihir" olması sebebiyle Musa Nebî bu sahadaki mucizelerle yeryüzünde vazife yapmıştır...

 

Büyü`nün özü, kökü, CİN`lere dayanmaktadır...

 

Bütün mukaddes kitapların, önceki "sahife"ler de dahil olmak üzere Tevrat, Zebur, İncil ve Kur`ân her bir âyetinin, her bir kelimesinin 8 hizmetlisi yani "hadimi" vardır...

 

Yani, her devirde nazil olmuş bulunan mukaddes kitabların orijinalini meydana getiren kelimelerin her birine 8 hadim -hizmetli- vazifeli kılınmıştır... Bunların 4`ü ulvi yani "melek" cinsinden; 4`ü de suflî yâni "CİN" cinsindendir..

 

Bu kelimelerin "ebced ilmi" denilen bir ilmin verdiği hesaplara göre çeşitli rakamlarla tekrarlanışı; ya da o âyetlerin tersinden okunuşu, o kelimelerin vazifeli CİNini harekete geçirerek, sevkedildiği kişiler üzerinde tesirlerini icra ederler...

 

İşte, "BÜYÜ" denilen olay, bir kelime veya cümlenin belirli sayıda ve bazı yan çalışmalarla da desteklenerek okunmasıyla meydana gelen tesirlerdir.

 

"BÜYÜ"nün bozulması için de önereceğimiz en güçlü karşı tesir daha önceki sayfalarda vermiş olduğumuz "CİN korunma duası"dır...

 

Bu duayı üç-beş veya daha fazla kişi  büyü yapılmış kişinin evinde bir araya gelerek 300 veya 500`er kere okuyabilirler...

 

Bunu üç gün arka arkaya yaparlarsa daha da tesirli olur.. Bu dua sırasında büyü yapılmış kişinin de bu duayı okuması gereklidir.

 

Ayrıca bir kişinin sağ elini o büyü yapılmış kişinin başına koyarak  okumasında çok fayda olur...

 

Bu arada ortaya bir kab içinde su konur ve okunan dualar bu suya üflenerek daha sonra bu kişiye peyderpey içirilirse daha da tesirli olur..

 

Büyü yapılmış kişide ya da evinde muska bulunursa, bunu aside veya limon suyuna, veya sirkeye atarak eritmek en geçerli yoldur..

 

Büyünün tesirli olması için büyücüler  günün o saatinin ne saati olduğuna da bakarlar... Meselâ "venüs saati" veya "mars saati"  gibi... Saatler konusunda geniş bilgi "İNSAN ve SIRLARI" kitabında mevcuttur..

 

Bizim konumuza, yan konu olması sebebiyle "BÜYÜ" üzerinde daha fazla durmayıp, sadece bunun ne şekilde meydana geldiğini açıklamaya çalışacağız.

 

Bugün objektif ilmin de tesbit ettiği gibi insan beyni, her an birtakım  dalgalar yayınlamaktadır...

 

Nitekim bu sözümüzü açıklayan bir son haberi burada sizlere nakledelim:

 

Hürriyet  gazetesinden naklen veriyoruz:

 

"ANTEN VAZİFESİ GÖREN iNSAN VÜCUDU DÜŞÜNCELERİ BİNLERCE KİLOMETRE UZAĞA iLETEN AKIM YAYIYORMUŞ...

Los Anngles, (Kalifornia) AP

 

İnsan vücudunun anten vazifesi görebileceğini ve vücudun düşüncelerini bir antenle binlerce kilometre uzaklara kadar gönderebilecek derecede kuvvetli elektrik akımları yaydığı, dün, Rus ve Amerikan bilginleri tarafından açıklanmıştır...

 

Moskova`daki Popov Radyo elektronik ve Muhabere Çalışmaları Enstitüsü bilginlerinden Prof. M. Kogan 1966-1967 yıllarında yapılan denemelerden çıkartılan sonuçlara göre, zirveleri arasında 25-1000 kilometre arasında mesafe bulunan son derece uzun elektromanyetik dalgaların, insan düşüncelerini çok uzaklara kadar ulaştırabileceğini gösterdiğini söylemiştir..

 

Kogan, Los Angeles`teki Kaliforniya Üniversitesi tarafından tertiplenen "6. his" konusundaki bir simpozyumda okunan raporunda, "elektromanyetik alan vasıtası ile telepatinin çok uzaklara kadar ulaştırılabileceği anlaşılmıştır" demektedir.

 

Öte yandan, Kaliforniya Üniversitesi Tıbbi Psikoloji Profesörü Dr. Thelma Moss, simpozyuma hitâben yaptığı konuşmada, Dr. Kogan`ınkine çok yakın sonuçlara denemeler sonunda varılmış olduğunu söylemiştir...

 

Kogan`a göre, yapılan tahminler, insan vücudunun, çok uzun mesafeler arasında telepati için gerekli olan elektriğin, 4-5 mislini ürettiğini göstermektedir."

 

Evet, işte size son bir yılın haberini vererek gösterdiğimiz gibi, bilim dünyası tarafından da kabul edilmiştir ki, insan beyni sürekli olarak elektromanyetik dalgalar üretmektedir...

 

İnsan beyninin ürettiği dalga türleri ile beynin bu yoldaki geniş faaliyetleri hakkında detaylı bilgi "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda mevcuttur..

 

İşte insan bir kelimeyi ve kelime grubunu devamlı olarak okuduğu zaman, yaydığı bu elektromanyetik dalgalar sanki bir şifre şekline sokmaktadır ki; bununla da o şifre ile en yakın yapıdaki bir CİN ile iletişim kurmuş olmaktadır...

 

İşte bu iletişim neticesinde o şifre durumundaki elektromanyetik dalgalar, kendisine en yakın yapıdaki CİNE etki etmekte ve iyi düzenlenebildiği zaman, onu istenilen şeyi  yapmaya zorunlu kılmaktadır...

 

Eskilerin deyimiyle, kişi bu duaya devam eder de, buna rağmen CİN o emri yerine getirmezse, o takdirde CİN yanmaktadır!...

 

Şimdi de bu sözün mânâsını açıklayalım:

 

Evet insanın özelliği olan bir kelime veya kelime grubuna belirli oranda devam etmesi sonunda, beyin aracılığıyla yaymış olduğu elektromanyetik dalgalar, o dalga boyuna uygun yapıdaki CİNNİ istenilen şeyi yapmaya zorunlu bırakıyor; yapmaması hâlinde ise, o kişinin o duaya veya kelime grubuna devamı halinde yaymış olduğu elektromanyetik güç; yapısı önce de anlattığımız gibi bazı ışınlardan yapılmış olan CİNnin tahribine yani kaba bir tâbirle yanmasına yol açmaktadır...

 

Nasıl ki bir radyo istasyonunun daha kuvvetli yaptığı yayınla bozulmakta, yani kuvvetli istasyonun yaydığı elektromanyetik dalgalar, zayıf tâkatlı istasyonun dalgalarını bozmakta ise; işte aynı şekilde insanın bu çalışmalarla yaptığı elektromanyetik dalgalar da CİNlerin ölümüne yol açmaktadır...

 

Bu sebeple CİNler, belirli bir çalışmaya devam ederek kendisini yakıcı elektromanyetik dalgalar yayabilecek güçteki kimselerin emri altına girmek zorunda kalmakta;  ister istemez "BÜYÜ" dediğimiz, onların emirlerini yerine getirme işine tâbi olmaktadırlar!...

 

Bilmem açıklayabiliyor muyuz?...

 

 

 

"OKUMA"NIN  CİNLER

ÜZERİNDEKİ  TESİRİ

 

Herhangi bir sebeple CİNlerden birinin veya birkaçının etkisi altına girmiş kişiler, genellikle Türkiye ve diğer İslâm Milletler Ülkelerinde "Okunma" yoluyla tedaviye veya bu dertlerinden kurtulmaya çalışırlar...

 

Bazı yelerde "CİNCİ Hoca" nâmıyla adı yayılmış kişiler, bazı yerlerde de çeşitli tarikat şeyhleri bu gibi kişileri okuyarak iyileştirirler, yâni "CİNlerin etkilerinden" kurtarırlar...

 

Bunların bir kısmı gerçekten bu tip olaylarda zor duruma düşen kişileri "okumak" sûretiyle iyi  edebilmekte; ve bu yaptıklarına karşılık olarak da, ne para ve ne de bir hediye almamaktadırlar...

 

Buna karşın, bu işi parayla yapan ve aslında hiç bir özellikleri olmayan nice istismarcı kişiler dahi mevcuttur...

 

Burada şunu belirtelim ki, gerçekten yetkili olan kimseler bu yaptıkları iyilik sonunda kesinlikle karşılık ne hediye ne de para almazlar; alanlar ise genelde hep  bu işin istismarcılarıdır.

 

Peki, acaba "okuma" ile ne gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki, CİNler etki altına aldıkları kişileri serbest bırakmakta ve ellerini çekmektedirler?..

 

Şimdi elimizden geldiği kadar bunu açıklamaya çalışalım.

 

CİNlerin yapısının birtakım ışınlardan meydana geldiğini daha önceki bölümlerde açıklamıştık...

 

Keza, "insan"ların  da yapısının dalgalardan meydana geldiğini ve insan bedeninin her an bir takım ışınlar yaymakta olduğundan söz etmiştik...

 

BÜYÜ konulu bölümde de bahsettiğimiz gibi; insanın her an yaydığı bu ışınlar, belirli kelime veya kelime gruplarının tekrarıyla bir noktaya yoğunlaştırılabilmekte; ve devamlı olarak o yapya yönelik ışınlar yayma durumu ortaya çıkmaktadır...

 

Bu ışınlar için mesafe kaydı olmadığı gibi, istenilen bir noktaya da eriştirilebilmektedir... Çünkü, ışınların hızı ve yapısı hakkında daha önce de bilgi verdiğimiz gibi, onlar yer ve zaman tanımamaktadırlar...

 

İşte bu sebeple, CİNlerin kaydı altına girmiş bir kişi, "okur" kimselerden birine götürüldüğünde; önce onu kaydı altına alan CİNİN kimliği ve durumu tesbit edilir...

 

Sonra, ona, o kimseyi serbest bırakması için emir verilir... Ancak, o CİNİN bu emri kabul edip etmeyeceği şüphelidir...

 

Ondan sonra kişi "okumaya" başlar... Yani, belirli kelime veya kelime gruplarına devam ederek, o CİNİN yapısına etki edecek, onu yaralayacak ölçüde ışınlar yaymaya başlar... âdeta beynini laser tabancası gibi kullanarak o CİNE ateşe başlar!.

 

Bu durumda o CİN için iki yol vardır; ya o okumaya devam eden kişiyi de etkisi altına almak, kendine bağımlı hâle getirmek; ya da emirlerine boyun eğmek...

 

Bunun dışında üçüncü bir yol daha vardır ki, o da ölmesidir!... Buna da bu kişler arasında "yakmak" tâbir edilir!... Yâni, CİN elini kişiden çekmediği takdirde yanmakla,  yâni ölmekle yüzyüze kalır...

 

Ve genellikle olay, CİNİN ölümüyle veya kullanılan tâbiriyle "yanmasıyla" son bulur ve böylece o kişi kurtulmuş olur!...

 

Bazan da, bu defa CİNİN ailesinden diğer bir CİN işe el atar ki, böylece iki - üç CİNİN yanmasına kadar iş uzar...

 

Bugün iç sıkıntıları, boğulurcasına haller, çeşitli şeyler görme veya işitme olayları, özellikle kadınlarda görülen sık yıkanma halleri ve bunlara benzer çeşitli durumlar çok büyük bir yüzde ile CİNlerden ileri gelmektedir... Ancak bu durum henüz tıb olarak tesbit edilemediği için, geçici tesirleri uyuşturucu ilaçlarla tedaviye çalışılmaktadır ki, çoğu zaman da bu tedaviler bir netice vermemektedirler...

 

Bu tip olaylardan sonuç alması için, Tıbbın yapacağı tek bir şey vardır,  o da CİNLERİN varlığını kabul edip, bilimsel olarak onlarla mücadele yollarını öğrenmektir...

 

Aksi takdirde elektro - şok veya uyuşturucu bir takım ilaçlarla sonuca varmak imkânsız olarak kalacak; ve bu yüzden de halk, özellikle bu çeşit olaylarda sonuca gidilememesinden dolayı Tıb`dan soğuyacak, uzaklaşacak ve bir takım istismarcı hocalar peşinde koşacaktır...

 

 

 

REENKARNASYON

( TENÂSUH ) ALDATMACASI

 

 

İslami olmayan yoldan CİNlerin insanları kandırma metodlarını verirken, kısaca reenkarnasyon (Reincarnation) veya bizdeki eski tâbiriyle  "Tenasuh"  görüşünden bahsetmiş ve ileride bu konuya daha geniş bir şekilde değineceğimizi belitmiştik...

 

Reenkarnasyon görüşünü ortaya atanların iddiası şudur:

 

Ruhlar ezelde yaratılmış ve tekâmül etmeleri için birer bedene sokularak dünyaya gönderilmişlerdir...

 

Ancak her ruh güçte, kuvvette, anlayış ve değerlendiriş kabiliyetinde eşit değildir... Yani, adaletsiz olarak yaratılmış veya kendi başına varolmuştur.

 

İşte bu sebeple dünyaya geldiği zaman yaşadığı 50 - 60 - 70 senelik bir ömür onun gelişmesi için yeterli değildir...

 

Bu yüzden ölümünden sonra bir süre Ruhlar(!) âleminin belirli bir yerinde yaşar...

 

Sonra kaldığı yerden tekrar devam etmek üzere dünyaya gelir ve başka bir bedenle ve kişilikle yaşamına devam eder...

 

Sonra ömrünü doldurunca yeniden ölür!.. Ve yine o bekleme katına çıkar!...

 

Sonra tekrar dünyaya gelir ve yeniden başlar eğitilmeye!...

 

Ta ki tekâmül edip, zirveye çıkana kadar!..

 

Ne zaman ki mükemmel bir ruh hâline gelir, işte o zaman artık dünyaya  gelmez olur; ve bu defa da başka dünyalarda daha da tekâmül etmeye çalışır...

 

Ve bu hâl  böylece sürekli olarak  devam eder...

 

Reenkarnasyona inananlar, ta eskilerden yâni binlerce yıllardan beri "Tenâsuh"  düşüncesi adı altında yeryüzünde özellikle Hindistan ve çevresindeki bölgelerde yaşamışlardır...

 

Vasatın da altında, kısıtlı bir düşünce seviyesinde olan kişilerin ilkel düşünce ve beyin yapıları dolayısıyla sahip oldukları bir düşünce şeklidir...

 

Ancak yukarıda vasatın altında derken, o kişinin bu sahadaki kapasitesinin vasatın altında olduğunu kastediyoruz... Çünkü kişinin bir sahada geri kalmış olması, onun her sahada geri kalmış olması demek olmaz!... Nitekim bu sözümüzü, insan bölümünde "beden" kısmında, beyinin yapısı bahsini dikkatli bir şekilde okuyanlar elbette anlarlar...

 

Reenkarnasyona  inananların tamamını ele alırsak, bunların % 99`unun  Ruh(!)larla veya hakiki tâbiriyle CİNLERle iletişimde oldukları ve bu fikri de onlardan aldıkları derhal ve rahatlıkla tesbit edilebilir...

 

CİNLER daha önce de anlattığımız gibi, çeşitli kişilerin Ruhlarıyız (!) diye insanlarla temasa geçip onları aldatırken, başlangıçta gayet güzel tavsiyelerde bulunup birtakım olağanüstü haller de göstererek onları kendilerine bağlarlar...

 

Ancak ikinci safhada önce de belirtmiş olduğumuz gibi, işler rengini  değiştirir; böylece de insanlar ile olan ilişkilerinin gerçek sebebi ortaya çıkıverir.

 

CİNlerin RUH(!)lar adı altında insanlarla ilişkilerinin esas gayesi, onları yanlış itikadlara saptırarak, tam tâbiriyle "iman"larından etmektir...

 

Ve bu sebeple de iki ana noktada, kendileriyle iletişimde olanları itikad bozukluklarına saptırırlar...

 

Spiritualizm, madde ötesine inanan bütün inanç sistemlerinin; Spiritizm, ise ruh(!) çağıranlar ekolünün adıdır.

 

İşte CİNlerle iletişimde olanların, yani spiritlerin ikinci safhadan itibaren saptıkları iki büyük itikad bozukluğu şunlardır:

 

1.   Reenkarnasyon yani tenâsuh!..

 

2.   Panteist görüşü  "ulûhiyet" olarak nitelendirme...

 

 

Biz şimdi bunlardan birincisini açıklamaya çalışacağız bu bölümde...

 

Önce müslüman topluluğu içinde "reenkarnasyonculuk"  satışına çıkanların, bu topluma fikrlerini empoze etmek için Kur`ân`dan yaptıkları nakilleri inceleyelim:

 

CİNler tarafından kandırılan bu "yeniden doğuş"çuların kendi davalarını ispatlamak için yapıştıkları âyetler şunlardır:

 

1-"ALLAH"`A NASIL OLUP DA KÜFREDİYORSUNUZ?.. SİZ ÖLÜLER iKEN, O DİRİLTTİ... SONRA, SİZİ YİNE ÖLDÜRECEK, TEKRAR O SİZİ DİRİTECEK VE NİHÂYET O`NA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ... (2-28)

 

2-GECEYİ GÜNDÜZÜN İÇİNE SOKARSIN; GÜNDÜZÜ GECEYE SOKARSIN... ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARTIRSIN DİLEDİĞİNE HESAPSIZ RIZK VERİRSİN... (3-27)

 

3-(Nuh Nebî kavmine hitâb etmekte devam ederek:) "ALLAH", SİZİ YERDEN OT GİBİ BİTİRDİ...

 

SONRA SİZİ YENİ BİR ÇIKIŞLA ÇIKARTACAK...

 

"ALLAH" YERİ SİZİN İÇİN BİR DÖŞEK YAPMIŞTIR...

 

ONUN GENİŞ YOLLARINDA GEZİP DOLAŞASINIZ DİYE... (71-17/18/19/20)

 

Evet, işte reenkarnasyoncuların, İslâm toplumunu yanlarına çekebilmek için davalarına delil göstermeye  çalıştıkları birkaç ayet meali... Âyetleri açıkladığımız zaman, ne kadar çaba sarfettikleri ve mânâyı nasıl dejenere ettikleri ortaya çıkacaktır...

 

 

 

BU ÂYETLERİN

AÇIKLAMALARI

 

1.  Ayetin mânâsı...

 

Ey insanlar, nasıl olup da "ALLAH"`a küfreder; yâni "ALLAH" kavramının gerçeğini örtmeye çalışırsınız?.. Kİ SİZLER ÖLÜ İKEN, yâni bilinciniz oluşmamış bir halde, bedene hükmedemez bir durumda iken, sizi O  DİRİLTTİ; yani bilincinizi oluşturarak beden üzerinde tasarruf sahibi yaptı... SONRA SİZİ YİNE O ÖLDÜRECEK yani tekrar içinde oluştuğunuz bedenle iletişiminizi keserek biyolojik bedenden bilincinizi soyutlayacak; TEKRAR O SİZİ DİRİLTECEK  yani biyolojik bedeni kullanamaz hâle geldikten sonra bilinciniz dalga bedene tasarruf etmek sûretiyle kıyâmete kader yeni bir yaşam boyutuna geçecek; VE NİHÂYET O`NA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ; yani artık bir daha geri dönüş söz konusu olmaksızın üst boyutlara yükselerek özünüzde O`na ermek suretiyle "ALLAH"`a kavuşacaksınız...

 

Görüldüğü gibi âyet incelendiği zaman, yukarıda da belirttiğimiz gibi, defalarca dünyaya gelmekten; ve dahi  tekâmül edene kadar  sayısız defa dünyaya gelip gitmekten  asla bahsetmemektedir...

 

Eğer onların iddia etttiği gibi, defalarca gelip gitmek olsaydı mutlaka bu durum, bu veya başka bir âyette belirtilmiş olacaktı...

 

2.Olarak verilen âyetin mânâsına gelince;

 

“GECEYİ GÜNDÜZÜN iÇİNE SOKAR” yâni geceyi gündüze dönüştürür; GÜNDÜZÜ GECEYE SOKARSIN yâni gündüzü geceye çevirirsin... yâni hiç bir şeyi bir hâl üzere bırakmaz, her şeyi  bir tersi ile değiştirirsin...

 

“ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARTIR”, madde kaydına girmemiş olanları madde kaydına sokarak ete - kemiğe bürüyerek dünyada var eder; diriyi ortaya çıkartır; sonra da DİRİDEN ÖLÜYÜ çıkartır, ete - kemiğe bürünüp madde dünyasında bedenle görünen diri diye adlandırılanları ÖLDÜRÜP yâni madde kaydından çıkartırsın... Dilediğine hesapsız rızk verirsin...

 

Görüldüğü üzere bu âyette de asla ve asla tekrar tekrar dünyadan gidipte sonra yeniden tekâmül (!) etmek için dünyaya geri gelmekten değil söz etmek, işaret bile edilmemektedir. 

 

Ancak ne çare ki, iddiasını ispat çabası içine düşmüş bulunan bazı CİNlerin kandırdığı bu gibi kişiler; maalesef bu âyetlerden yardım almak için, bu şekle sokmuşlardır âyetlerin mânâsını kendi mantıklarınca...

 

Nitekim bu kişiler incelendiği zaman görülecektir ki, gerek İslâmiyet ve gerekse Kur`ân hakkında zerre kadar bilgiye sahip değillerdir...

 

3.Olarak verilen âyetin mânâsına gelince ...

 

"ALLAH SİZİ YERDEN OT GİBİ BİTİRDİ” yâni cedddiniz ve yeryüzünde görülmüş ilk insan olan ADEM’i topraktan halketti; bedenin cüzlerini aslı toprak olan mineral ve su karışımı bir yapıdan meydana getirdi...

 

SONRA SİZİ TEKRAR ONUN İÇİNE DÖNDÜRECEK; yâni, sizin bedenle ilişkinizi keserek madde kaydından kurtaracak ve bedeninizi aslı olan toprağa dönüştürecek... Bu arada da siz bilinçli bir varlık olarak yaşamınıza berzahta devam edeceksiniz... SONRA SİZİ YENİ BİR ÇIKIŞLA ÇIKARTACAK yâni hesap günü, yapılanların kesin sonuçlarıyla karşılaşma günü gelip çattığında, sizi bu defa yeni bir çıkışla yani eskisi gibi küçükten maddeye bürünüp de ta büyüyene kadar bir devre geçirmeden, mezara konulmuş olduğunuz andaki sûretinizle, o ortama göre yeni bedeninizi halkedip, YENİ bir şekilde ortaya çıkartacaktır...

 

"ALLAH, YERİ SİZİN iÇİN BİR DÖŞEK YAPMIŞTIR”, yâni maddi yapınızla üzerinde yaşayabileceğiniz bir şekilde var etmiştir... “ONUN GENİŞ YOLLARINDA GEZİP DOLAŞASINIZ” diye; yâni, tâ ki dünyanın istenen yerinde dilediğiniz gibi gezip istediğiniz yerde yaşayasınız diye...

 

Burada bir de daha öte bir mânâsı üzerinde duralım, iki kelimenin:

 

Tasavvufi mânâda YER`den murad kişinin "AKLI"na işaret edilmektedir ki, eğer bu mânâda yukarıdaki iki âyet incelenirse, o zaman mânâ; "ALLAH, aklı sizin için bir döşek", yâni geniş bir saha olarak vermiştir ki, onun geniş yollarında çeşitli kullanış şekillerine göre ortaya çıkan düşünce yollarında gezip dolaşasınız diye açıklanır...

 

Yani insana, çeşitli düşünsel yollar üzerinde dolaşabilecek bir yapı, buna karşılk da, "ALLAH"`ın yürünmesini istediği yolu "sıratı mustakîm"i gösteren Kur`ân ‘ı vermiştir...

 

Bilmem bir parça olsun açıklayabildik mi, CİNlere tâbi olarak reenkarnasyonu güya dini yoldan ispatlayabileceklerini sananların ne kadar çürük temellere fikirlerini inşa ettiklerini...

 

Evet din hakkında, özellikle günümüz dini olan İslâmiyet ve mukaddes kitabı Kur`ân hakkında bilgi sahibi olmayan bu kişilerin, yetersizliklerini  bir hayli ortaya koymuş olduğumuzu zannediyorum...

 

Ve düşünün ki, bu boş temellere kurdukları binaları takdim ederken bir iddia ediyorlar;

 

-Kur`ân`da reenkarnasyonu reddeden, böyle bir şey olamayacağını gösteren hiç bir âyet mevcut değildir!!!..

 

Onların bu iddialarını da sadece bir tek âyet meâli vererek çürüteceğiz; daha bu konuda bir kaç âyet olmasına rağmen...

 

İşte Kur`ân-ı Kerim`in reenkarnasyon veya diğer bir deyişle tenasuh görüşünü reddeden bir çok âyetinden birisinin meâli:

 

"VE DE Kİ: "RABBİM ŞEYTANLARIN (burada şeytanlardan kasıt CİNlerdir ki, ileride açıklayacağız) SAPTIRMALARINDAN SANA SIĞINIRIM.. SANA SIĞINIRIM RABBİM ONLARIN HUZURUMDA BULUNMALARINDAN"

 

NİHÂYET ONLARDAN HER BİRİNE ÖLÜM GELİP ÇATINCA (şöyle) DİYECEKLERDİR:

 

-"RABBİM BENİ (dünyaya) GERİ GÖNDER?!.. TÂ Kİ BEN, YİTİRDİĞİM (ömrüm) KARŞILIĞINDA, YARARLI ÇALIŞMALARDA BULUNAYIM..."

 

HAYIR ONLARIN SÖYLEDİĞİ BU SÖZ, BOŞ LÂFTAN İBARETTİR!... ÖNLERİNDE BA`S GÜNÜNE KADAR GERİ DÖNMELERİNİ ÖNLEYECEK BERZAH VARDIR?.." (Sûre:23/Âyet:97/98/99/100)

 

Evet şimdi de yukarıda naklettiğimiz dört âyet meâlini inceleyelim:

 

"ALLAH", müslümanlara, şeytânî vasıflı CİNlerden, ne şekilde sığınılacağını öğretmek için gösteriyor ve deyiniz ki, diyor:

 

"RABBİM, ŞEYTANLARIN yâni  şeytânî yapıya ve  fikriyata sahip olan CİNlerin vereceği, insanı iman ve itikad sapmalarına sürükleyecek zanlardan, vesveselerden,  SAPTIRICI FİKİRLERDEN SANA SIĞINIRIM...

 

SANA SIĞINIRIM RABBİM ONLARIN HUZURUMDA yâni çevremde, benimle iletişimde  BULUNMALARINDAN..."

 

Çünkü, onlar bana öyle yanlış fikirler telkin ederler ki, ben farkında olmadan tekrer dünyaya geleceğimi sanırım...

 

Ve bu inançla da ölür de, sonra "RABBİM BENİ DÜNYAYA GERİ GÖNDER!!!.. TÂ Kİ YİTİRDİĞİM ÖMRÜM KARŞILIĞINDA İYİ ÇALIŞMALARDA BULUNUP; hakikatı bilen bir insan olarak öleyim...

 

"FAKAT HAYIR, bu ONLARIN, yâni reenkarnasyona inananların, SÖYLEDİĞİ BU BOŞ LÂFTAN İBARETTİR...

 

ÖNLERİNDE, BA`S GÜNÜNE yani bütün insanların hesap vermek üzere bir anda dünya üzerinde yeni baştan halkedilecekleri güne KADAR KALKMALARINI ÖNLEYECEK BERZAH, yani maddi olan bedenleriyle ilişkileri kesilmiş ve dolayısıyla dünya ile irtibatları kopmuş bir halde yaşadıkları âlemin kendine mahsus şartları vardır... Ki buna İslâm camiasında “Kabir âlemi” de denmektedir...

 

Reenkarnasyonun olmayacağını gösteren âyetlerden birinin meâli de işte böyle...

 

Şimdi de gelelim Reenkarnasyonu ispat için başvurdukları diğer yollara...

 

Ancak tekrar belirtelim ki, bugüne kadar bu konuların açıklanamamasının tek sebebi, insanların, etrafın kendileri ile alay edeceği korkusuyla CİNleri ortaya koymaktan kaçınmalarıdır...

 

Oysa şimdi onların delillerini çürütürken de göreceğiniz gibi CİNlerin varlığı, açıklandıktan ve kabul edildikten sonra bütün bu anlaşılmaz gibi görünen olayların içyüzü en açık ve kesin bir şekilde ortaya çıkmaktadır...

 

Bundan sonra bir insanın, hâlâ bu iddialarında ısrarı, onun sadece ağzından çıkanı geri yutmamak istemesinden dolayıdır, gerçeği çok açık olarak görülecektir...

 

Dini yollar dışında reenkarnasyona inananların ileri sürdükleri diğer ispat yolları şu dört noktada belirlenmektedir:

 

a)  Rüyalar...

 

b)  Dejavu`ler...

 

c)  Ekminezi`ler  (Ecminesis)...

 

d)  Doğrudan eski hayatlarını hatırlamalar...

 

Şimdi bunların sırasıyla reenkarnasyonu ispat edemeyeceğini gösterelim:

 

RÜYALAR

 

İnsan uyku sırasında, beyninin hassasiyeti oranında bedenin duyuları kaydından kurtularak, yükselmeye (urûc) başlar... Bu yükselme ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur...

 

İnsanın uykudaki yükselmesi eğer yatay şekilde olursa, beş duyunun kaydından kurtulabilme, bedenden uzaklaşabilme gücüne göre, -ki çeşitli faktörler rol oynamaktadır bu durumda- dünya üzerinde gezinti yapabilir ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir...

 

Keza CİNlerle de karşılaşması bu seviyede olur...

 

Misâli bizzat kendimden vermek isterim burada... 1965 yılında, hacca gitmek için karayolundan Güneydoğuya giderken, Gaziantep`ten geçtim... Gaziantep`ten geçişim sırasında orada bulunan yakın arkadaşlarımdan birinin eniştesi olan Hâkim Albay N. Bey`in yanına uğradım...İşte onun yanına uğramam sırasında askeri birliğin yerleşim durumunu ve bahçesini görünce hayretler içinde kaldım... Çünkü ben orasını mutlaka daha evvel gördüğümü hatırlıyordum...

 

Şimdi reenkarnasyona inananlar, hemen bu rüyayı kendi arzularına göre tâbir edip diyeceklerdir ki, mutlaka sen bundan önceki gelişinde ya  bir subaydın ya da er ki, orada askerlik yaptın ve orasını hatırlıyorsun...

 

Halbuki bu görülenin hiç bir şekilde onların iddia ettikleri ile alakası yoktur... Çünkü, ben o gün açık açık gördüğümü, tesbit edemediğim tarihte rüyamda aynen gördüğümü hatırlamaktayım... Eskiden orada yaşama durumu mevcut olsaydı, mutlaka görülen yerde bir takım değişiklikler bulunması îcabederdi...

 

Dediğimiz gibi, bu durum gayet basit ve açıktır... Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı, yani "insan", yâni "dalga beden" yatay bir geziye çıkmış; ve bu arada oraları da görmüştür... Benim hatırlamamın sebebi de budur...

 

Nitekim bundan başka, gerek geçmişe ve gerekse geleceğe ait görülen bir çok rüyalarımız, daha sonra bu şekilde gerçekleşmiştir...

 

İşte bu tip rüyalar, -ki aslı "rüyet" yani "görüş"ten gelmektedir-, hep uyku sırasında üst yapının yatay gezisinden  ileri gelmektedir...

 

Dikey gezi veya yükselmeye (urûc) gelince...

 

Bunu açıklamak için bir örnek vererek konuya girelim...

 

Zaman  ve mekân denilen şey, başta da bilimsel olarak açıkladığımız gibi izâfi bir şeydir... Yâni, bana veya sana veya bize, "göre" olarak mevcuttur...

 

Meselâ sonsuz büyüklükteki bir çölde, başı ve sonu görülmeyecek kadar uzunluktaki bir kervanın ortasında yürüyorsunuz... Gördüğünüz bildiğiniz yerler sadece görüş sahanız kadar olan bir kaç metrelik sahadır...

 

Şimdi  sizin için belirli bir zaman biriminde, yâni bir saat içinde gördüğünüz yer, o zaman geçtikten ve siz o kadar yürüdükten sonra;  "geçmiş" olacak yani mâzi olacak ve o anda içine girdiği saha da "hâl" olacaktır, az önce "gelecek" iken sizin için...

 

Keza arkanızdan gelen için de, sizin bulunduğunuz yer "gelecek"; kendi bulunduğu yer de "yaşanan an" olacaktır ki, halbuki orası sizin için "geçmiş"tir...

 

İşte böyleyken hâl, giden bir helikopter sizi asla bulunduğunuz yerden ve dikey olarak yükselmeye başlasa...

 

Ne olur?..

 

Eskiden bir saatlik süre içinde gördüğünüz bir kaç yüz metrelik saha "yaşanan an" iken, şimdi yükselmeniz oranında görebildiğiniz yer "yaşanan an" sınırı içine girer; ve "geçmiş" ile "gelecek" küçülmeye başlar; "yaşanan an" dâimi olarak genişlerken...

 

Nihâyet sizin için çıkabilmek mümkün olsa, öyle bir noktaya erersiniz ki, sonsuz büyüklükte ki çölde, sonsuz uzunluktaki kervanı tamamıyla görebilirsiniz...

 

Yani kervan ehli için "mekân"-"zaman" mevcut iken; artık siz bu kısıtlamadan kurtulursunuz!.. Yükselişiniz, sizi bu kayıttan kurtarmıştır..

.

İşte insan, madde kaydından kurtulabildiği oranda, dikey yükselme hâlinde -henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilememekteyiz-  geçmişe ve geleceğe vukûf kesbeder...

 

Çünkü, "Hiç bir şey yoktan var olmaz ve var olan hiç bir şey yok olmaz" kanunu gereğince, geçmişte şu anki durumumuza göre geçmiş diyoruz, olmuş bütün olaylar uzayda belirli dalga boyları halinde mevcuttur...

 

Ve eğer ki bizim elimizde bu dalgaları kulağımıza adapte edecek güçte bir radyo veya gözümüze gösterebilecek yapıda bir televizyon cihazı olsa, biz bütün geçmişi aynen yaşıyormuşçasına görebiliriz...

 

Kezâ gelecek dahi, her an, çok daha üst semâdan -ki "semâ"  İslâm terminolojisnde, çeşitli yüksekliklerdeki, değişik özellikleri dolayısıyla, katlar, diye anlatılmıştır,- dalgalar hâlinde gökyüzüne inmektedir...

 

İşte insan belirli oranlarda yükselme (urûc) ile "geçmiş"e ve "geleceğe" dönük görüş sahibi olmakta ve artık onun için bütün bunlar "yaşanan an" boyutuna gelmektedir...

 

İşte bu nedenle de  bazı insanlar uykularında belirli dikey çıkışları yaparak o devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı yaşıyorcasına kendisini bulmakta; sonra da dünyaya indiği yâni beden boyutunda uyandığı zaman olup-biteni anlatmaktadır..

 

Dışarıdan olaya bakan birisi ise, eğer reenkarnasyona inananlardan ise, derhal bunu  o kişinin daha önce yaşamış olduğu hayata bağlamakta, önceki hayatını hatırladı, yorumunu getirmektedir.. Halbuki ise, olayın eskiden yaşanmış bir olayla kesinlikle ilgisi bulunmamaktadır..

 

 

DéJA VU`ler

 

Kezâ, déja vu`ler de aynen yukarıda izah ettiğimiz şekilde oluşmaktadırlar..

 

Yâni insanın rüya yoluyla hiç görmediği yerleri veya hâdiseleri görmesi, fakat daha sonra bunları unutması şeklinde ortaya çıkmaktadır..

 

Bundan başka rüyalarda olduğu gibi, bazen CİNlerin de, insan farkında olmadan oluşturduğu görüntülerin yaşanması söz konusu olabilmektedir...

 

 

EKMİNEZİ (Ecminesis)

 

Bu olayda da hipnotizma ile uyutulan kimse 5-10 ya da 40-50 sene öncesine gönderilerek o hayatı anlattırılmaya başlanıyor...

 

Fakat uyutulan kişi, yaşının da altındaki bir zamana, meselâ  100 - 200 sene  öncesine gönderilirse, görülüyor ki o bu defa bambaşka bir yerde yaşamış olan bambaşka bir insanın hayatını aynen kendi yaşamış gibi anlatmaya...

 

Peki bunun aslı nedir?

 

Gayet basıt!..

 

Biz demiştik ki, ruh`la (!) temas sağlandığı iddia edilen celseler, esasında Ruh`la olmayıp, o kişinin yapısına uygun bir CİN ile görüşmeler şeklindedir. Ve yine daha önce anlatmıştık ki, CİN`lerin yaşama süreleri insanların ortalama 10 - 15 katıdır; hatta 1350 yıl önce doğmuş olup ve hala da hayatlarını sürdürenler dahi bulunmaktadır...

 

Ayrıca onlar için, bize göre gayb olan bir çok şey gayb olmayıp, her an göz altındadır.

 

Şimdi bu hatırlatmadan sonra gelelim bu olayın açıklamasına:

 

İnsan uyutulduğu andan itibaren beynin düşünce ve muhakemeyle ilgili olan devreleri bilinç kontrolundan uzaklaşıyor, ve beyin her türlü etkiye açık hâle geliyor.

 

Bu halde beden bütün fonksiyonlarıyla, o insanın yapıtaşına en uygun (frekanstaki diyebileceğimiz) CİN`in etkisi altına girmektedir. Artık o andan itibaren karşımızda az önceki insan değil de, bizle temas kuran CİN vardır.

 

Bundan sonra siz istediğiniz kadar o şahsı geçmişe götürmek isteyiniz, her an karşınıza o CİN çıkacak; ve kendisi için gayb olmayan geçmişi veya yakın geleceği tesbit ederek suallerinizi cevaplandıracaktır...

 

Denilirse ki; ama bir süre daha, yani o şahsın yaşından daha önceki devreye gidecek olursak, bu defa karşımıza başka bir şahsiyet (kişilik) çıkmaktadır..? Bu da o insanın bedenindeki ruhun daha önce yaşadığı şahsiyettir!. Bu da reenkarnasyonun -aynı insan ruhunun daha önce başka bedenlerde ve daha başka kişilklerle yaşaması- ispatıdır.

 

Bİz de cevap verir ve deriz ki:

 

Temas kurulan CİN, sujenin (uyutulan kişinin) hayatından önceki zamana geçildiğinde, size artık o şahsın değil, başka bir yerde yaşamış olan, başka bir şahsın hayatından örnekler vermektedir.

 

Bu arada sujenin bedeninde görülen ve yaşatıldığı sanılan o devre ait hüzünlü veya sevinçli davranışlar ise, CİN`in beyinde meydana getirdiği irriteler sonucudur.

 

Nitekim bunu ispat için deriz ki, bugün insan beynine kompüterler ile girilmekte ve beynin üzüntü, sevinç veya gülme ve ağlama merkezlerine, beynin yapısına oranla elektrik verildiği anda gülme veya ağlama, ya da sair reaksiyonlar görülmektedir... Ve TIB dünyası bunu artık bilmektedir.

 

İşte bu durumlarda CİN`ler, beyne bu tür impulslar vererek ilgili davranışı göstertmektedirler.

 

Dışarıdan bunu bilemeyenler ise gerçekte bunun uyutulan kişinin içinde yaşatıldığı şartlardan dolayı oluştuğunu sanmaktadırlar.

 

Nitekim bundan bir kaç yıl önce Ankara`da bir gruba "Beşir`li Kirami" ismiyle  "ben bir meleğim" diye gelen CİN, Sultan Alparslan`ın 1071`de Romenos Diojen ile yaptığı savaşı bütün safhalarıyla anlatmıştır ki, akıllara hayranlık verir... Savaş safahatını ve Alparslan ile Diojen`in konuşmalarını aynen ve kendi ağızlarından, kendi şive telaffuzlarıyla ve kendi lisanlarında verip, sonra da onu tercüme eden bu melek(!) bütün hazirunu adeta büyülemiş; ve kendisine bir ilâhmışçasına orada bulunan bazı kişilerin bağlanmasına yol açmıştır.

 

Bu sebeple bu gibi olaylarda operatörün yâni hipnotize eden şahıs ve hazirunun karşısına daima o kişi uyuduktan sonra bir CİN çıkmakta ve onların sorularını cevaplamaktadır...

 

Bu yüzden de asla reenkarnasyon diye bir şey olmayıp, meydana gelen görünümlerin içyüzü anlattığımız şekildedir...

 

Nihâyet gelelim dördüncü şık olarak ileri sürülen yaşayan kişilerin, geçmişlerini hatırlamaları meselelerine...

 

 

YAŞAYAN KİŞİLERİN

HATIRLADIKLARI

ESKİ(!) HAYATLARI

 

Alın işte resmen "CİNLERLE İLİŞKİ" olayları!.. Eskilerin ve bilhassa Anadolu halkının çok yakından bildiği bir çok olayların modernize edilmiş bir şekilde reenkarnasyon olayları halinde, saptırılarak anlatılması...

 

Bu durumu daha önce, "İnsanların farkında olmadan CİNler idaresine girmesi ve bir çok durumlarının bu CİNler tarafından idare edilmesi" bahsiyle olan yakın alâkası sebebiyle buraya bırakmıştık... Şimdi açıklayalım:

 

Yukarıda, ekminezi denilen olayda kişinin uykuda hatırladığı eski hayat masalı burada aynen takrarlanmakta, ancak bu defa kişi uyutulduğu zaman değil de, normal hayatında anlatılmaktadır...

 

Ne oluyor da, kişi bu eski hayatları  anlatıyor.?..

 

Gayet basit...

 

CİNLERden birisi, o kişi farkında olmadan beyninde tasarrufa başlıyor; beyin kanalıyla onun ağzından konuşmaya başlayarak;  yapısı dolayısıyla rahatlıkla muttalî olduğu, o civarda eskiden yaşamış olan şahıslardan birisinin hayatını, sanki ağzından konuştuğu kişi yaşamış gibi anlatmaya başlıyor... Yani bir çok zaman, bu kişi CİN tarafından idare edilen robot hâlinde yaşamaya devam ediyor...

 

CİNİN o kişiyi idare ettiğini görmeyen madde kaydıyla, beş duyu ile kayıtlı diğer insanlar ise bu duruma vâkıf olmadıkları için, işin içyüzünü ortaya çıkaramamakta ve bu durumu da reenkarnasyon olayıdır diye açıklamaya çalışmaktadırlar...

 

Sonuç olarak deriz ki, bu konu da gösterilen bütün örnekler, maalesef bilimsel bir şekilde yapısını izah ettiğimiz "CİN" adı verilen varlıkların olduğu kabul edildikten sonra, hiç bir şey ifade etmemekte ve meselelerin içyüzü rahatlıkla ortaya çıkartılabilmektedir...

 

Bu sebeple, deriz ki, bütün bu anlatılan ve spritizma -parapsikoloji- veya aşağı yukarı aynı mânâya gelen bir çok isimlerle anlatılmak istenen şeyler eskiden beri bilinen fakat zamanımızda hakikatı anlaşılamadığı için inkâr edilen "CİN olaylarının" değişik kıyafetler giymiş görünümlerinden başka bir şey değildir...

 

Gerek spiritizm celseleriyle gerekse buna benzer yollarla CİNlerden asla faydalanılamaz... Mutlaka bir noktaya kadar doğru konuşur; ondan sonra insanları saptırarak, kendisine teveccüh edenleri hüsrana uğratırlar...insanlar da bundan yapıları dolayısıyla kolay kolay haberdar olmazlar...

 

 

Önce de belirttiğimiz gibi, bunlara inananları incelemeden geçirdiğinizde, ortaya bir tek şey çıkar...

 

Her birinin de meraklı, iyi niyetli araştırıcı bir yapıya sahip oldukları, fakat buna karşılk da din konusunda, hele İslâmiyet konusunda tamamen bilgisiz bulundukları; hele "Kur`ân"da oldukça önemli bir yer tutan  "CİN"leri inkâr ettikleri; ve neticede bu yüzden de "RUH" adı altında kendileriyle temas kuran "CİN"lere aldandıkları objektif bir gerçek olarak tesbit edilir...

 

Bugün Türkiye`de bir çok spritizma, yâni ruh(!?) çağırma(?!) işlemiyle uğraşan cemiyet ve bunların iletişim kurdukları görünmez varlıklar vardır... Fakat bunlar, daima kapalı ve gizli olarak çalışırlar... Ki şimdi de UZAYLILAR ile görüşüp tebliğ aldıklarını sanıyorlar...

 

Aralarına, celselerine kendilerine inanmayan bir kişiyi kesinlikle almazlar... Kazara böyle bir kişi içlerine girse bile, katiyen sual sordurtmazlar ve onunla bir münakaşaya girişmezler...

 

Çünkü aksi halde bu cemiyetlerin temasta olduğu CİNler, bilirler ki foyaları meydana çıkacaktır... Ve bu yüzden de, kendilerine inananların gözünden düşürmeye çalışarak, durumlarını kurtarmak isterler...

 

KONUMUZ:

"UZAYLILAR"!

 

Son yıllarda ortaya çıkan "Uçan Daireler" halk arasında ve bilhassa entellektüel çevrelerde sık sık konuşulur ve üzerinde merakla durulur bir konu olmuştur...

 

Özellikle Amerika`da ve Avrupa`nın çeşitli yörelerinde görülen bu uçan dairelerin başka dünyalarda yaşayan yaratıkları taşıdığı, onların dünyayı bu şekilde ziyaret ettiği, insanlarla iletişime geçmek istedikleri, çeşitli çevrelerce iddia edilmektedir...

 

Batı dünyasında "Unidentified Flying Object" sözcüğünden kısaltılarak "UFO" şeklinde kullanılmaya başlanan "bilinmeyen uçan objeler"e ait çok çeşitli görüşler mevcuttur...

 

 Amerika`da ve Avrupa`da en ciddi bilinen mecmua veya gazetelerde dahi bu konuda haberlere, röportajlara rastlanmakta; çeşitli kişilerin gördükleri uçan dairelere ve içinden çıkanlara dair anılarına önemli derecede yer vermektedir...

 

Bu konuda çıkan haberlerin, anlatılanların % 95`inin aldanma olduğu, gördüklerinin yıldız kaymaları veya bulut birikintileri veya hava balonları, veya bu çeşit diğer bir takım görüntüler olduğunu kabul etsek dahi; gene de % 5`lik bir açık kalmaktadır ki gerek gören şahısların durumları ve gerekse görülen nesnelerin görüntü şekilleri kabul etmemizi îcabettirecek kadar bir yekun tutmaktadır...

 

Özellikle Amerika Savunma Bakanlığında bir "UFO" yâni uçan daireler özel dairesinin bulunması ve bunlara ait inkâr edilemeyecek görüntü tesbitlerinin mevcut olması, işin bir nebze olsun ciddiyet taşıdığına işaret etmektedir...

 

Son zamanlarda "Cumhuriyet gazetesi"nde çıkan bir röportajda, bir öğretmenin sınıfta bulunurken, böyle bir uçan dairenin orada bulunanların göremediği şekilde gelmesinden ve içinden bir takım insanlarım çıkmasından bahsedilmektedir... Şimdi okurlarımıza bu röportajdan bazı pasajlar nakledelim... Röportör Turhan ILGAZ şöyle naklediyor:

 

"Bundan iki yıl kadar önce, ..., Pangaltı Ermeni Lisesinde sınav yapmaktadır. Öğrencilere soruları vermiş ve kürsüye geçerek oturmuştur ki... Birden sınıfın yan duvarlarında bir sahne belirir...

 

(Sinema gibi...) diye anlatıyor... (Bir uçan daire vardı karşımda... Sonra içinden bir adam çıktı tıpkı bizlere benzeyen...)..."

 

Gören hanım bir medyum... Ve gelenlerle "fikir yoluyla" konuşuyor... Gelen şahıs onunla bu görüşmeden sonra daha bir çok kereler de görüşüyor...

 

İşte bu uçan dairelerle ilgili bizde rastlanan bir şekil...

 

Peki, bu işin içyüzü nedir?..

 

Uçan daireler var mıdır?..

 

Başka gezegenlerde insan türü yaratıklar var mıdır?..

 

İnsanlarla temas kuran veya kurmak isteyen kişiler, yabancı gezegenlerde yaşayan bir takım insanlar var mıdır?.. Yoksa başka yaratıklar mı bunlar?..

 

 

"UZAYLILAR" KONUSUNUN

BİLİM ADAMI MEVCUT DEĞİLDİR

 

 

UZAYLILAR var mıdır, yok  mudur?..

 

Son günlerin en ilginç konularından biri de bu!..

 

Ve bu konuda yapılan en büyük yanlış ise, işi  "BİLİM ADAMLARINA SORMAK"!..

 

UZAYLILAR konusu asla bilim adamlarına sorulmaz!..

 

UZAYLILAR konusuna cevap verebilecek bilimadamı ne TÜRKİYE`de ne de DÜNYA`da mevcut değildir!.. Kim bu konuda bilim adamlarına danışırsa, kesinlikle yanılmış olur!..

 

NİÇİN?..

 

Önce bilelim ki, "bilim" eldeki belirli objelere ve donelere göre bir sistem içinde oluşur. Elbette, o doneleri ve objeleri inceleyecek kişiler vardır... Ve nihâyet, bu kişilerin, o doneler, objeler üzerinde belirli araştırmalar yaptıktan sonra, varacakları bir kesin sonuç ve oluşturdukları sistem, "o bilim dalını" oluşturur...

 

O bilim dalını oluşturan kişilere de "o konunun bilim adamı" denir...

 

Bir örnek ile açıklayalım;

 

İnsan bedeni mevcuttur; bu beden üzerinde araştırma yaparak çalışma sistemini tesbit eden ve bunu bir bilim dalı haline getiren insanlar vardır... Öyle ise, doneler mevcuttur, araştırma sonucu oluşan sistem ortadadır!.. Demek ki insan bedeninin çalışmasını konu alan bir "BİLİM ADAMI" mevcuttur!.. Yâni TIB bilimi de bu bilim dalının araştırıcıları, uzmanları doktorlar!... Ve doneler, objeler, insanlar!...

 

"Uzaylılar" adı verilen doneler, objeler elimizde midir?.. Elimizdeki bu objeler, doneler üzerine sistematik bir araştırma yapılmış mıdır?.. Bu sistemli araştırmaları yapmış, bu yapıların hangi sistemle çalıştığını tesbit etmiş kimseler var mıdır?..

 

Elbette, bütün suallerin cevabı HAYIR`dır!...

 

Öyle ise, UZAYLILAR üzerine ne bir bilim dalı vardır, ne de bir BİLİM ADAMI!..

 

Bu noktayı siz isterseniz bir doktora sorabilirsiniz, isterseniz bir hukuk profesörüne... Ya da bir ASTRONOMİ profesörüne!..

 

Hepsi de bu konu hakkında, aynı düzeyde bir vatandaştır; kendi dallarında birer profesör olmalarına rağmen!..

 

Biri profesördür, kanunlar konusunda; diğeri profesördür insan bedeni hakkında; biri profesördür, toprağın yapısı hakkında; bir diğeri de profesördür, yıldızlar, konumları ve yapısal özellikleri hakkında!..

 

Ama asla, "UZAYLILAR" konusunda değil!..

 

Bu Türkiye`de de böyledir. dünyada da!..

 

Olmayan objenin bilim adamı da olmaz... Ve hiç bir zaman Astronomi uzmanları, profesörleri, "UZAYLILAR" konusunda bilim adamı gibi gösterilmez ve kabul edilmez!..

 

Bunu böylece kesinlikle vurguladıktan sonra şu noktaya dikkat çekelim...

 

Son günlerde bu konuda 4 flaş olay vardır... TASS ajansının Rusya`da bir kentte, parkta çocukların uzaylılarla teması yolunda bir yayın!..

 

İngiltere`de tarlalarda meydana gelen büyük boy çizimler...(1) 5 Ekim 1991 tarihli Cumhuriyet gazetesi`nin Bilim ve Teknik Dergisi`nden alınmıştır.

 

UFO`CULAR YAKALANDI

 

İngiltere`de bugday tarlalarında bulunan "göksel" çizgileri ve şekilleri yapanlar ortaya çıktılar. Bilim adamlarını uğraştıran ve UFO`cuların sahip çıktığı olayın öyküsü..

 

"Şu anda, araştırmalarım sırasındaki en mükemmel anlardan birini yaşıyorum. "Ünlü UFO araştırmacısı Pat Delgadoingiltere`de Sevenoaks`daki buğday tarlasını gördükten sonra duygularını bu şekilde ifade ediyordu: "Hiç bir insan bunu yapmış olamaz."

 

Delgado bu sözleri mükemmel bir şekilde yaratılmış başaklara bakarak söylüyordu. Başaklar, saat yönünde hemen hemen mükemmel bir daire biçiminde yere yatırılmıştı. Bu dairenin uzantısı olarak başka şekillerde görülüyordu:  Antenler, bir yarım daire ve bir şerit şeklindeki uzun bir hat.

 

Sevenoaks`ta görülen daireler, son on üç yıldır Güneyingiltere`de görülen yüzlerce şekilden sonuncusuydu. Konuyu araştıran ve yazılar yazan Delgado için bu dairreler üst bir zekanın var olduğuna dair mükemmel bir kanıt sunuyordu.

 

Ancak, Delgado`nun sevinci fazla uzun sürmedi. Today gazetesinden muhabir Graham Brough, iki yer ressamının bu şekilleri oluşturmasını izlemişti. 62 yaşındaki Davit chorley ve 67 yaşındaki Douglas Bower, Sevenoaks`taki şekli  Brough başlarında duruken oluşturmuştu. Bu  ikili, Güneyingilter`de son on üç yıldır her hasat zamanı yaklaşık 25 - 30 şekil yapıyordu.

 

İkilinin açıklamaları, son yıllarda İngiltere`nin ve tüm dünyanın ilgisini çeken gizeme bir açıklama getiriyordu. Bu dairelerin nasıl oluştuğu konusunda çok ilginç fikirler ortaya atılmıştı: Uçan daireler, elektromanyetik alan, atmosferdeki dalgalar bunlardan bir kaçıydı.

 

Oysa, şakacı ikilinin kullandığı yöntemin hiçbir olağanüstü ya da olağandışı güçle ilgisi yoktu. 1,2 m boyunda bir tahta çubuk ve ve bir top ip kullanıyorlardı. Bower, seçtikleri alanın merkezinde duruyor ve çubuğu dik bir biçimde tutuyordu.ip çubuğa diz yüksekliğinde bağlıydı. Chorley, ipi gergin tutarak Bower`in çevresinde döndüğü zaman, başaklar yan yatıyordu.

 

Chorley ve Bower ilk şekillerini 1978`de yapmıştı. Amaçları buğday başaklarını yatırarak bir UFO`nun tarlaya indiği izlemini vermekti. Ancak, yaptıkları çalışmalar üç yıl boyunca kimsenin dikkatini çekmedi.ilk kez 1981 yılında bu şekiller basında yer aldı.ikilinin yaptıkları itirafın nedeniyse, daireler araştıranların hükümetten maddi yardım istemeleriydi.(m.a)

 

Bu görüntülerin görenleri "ruhî bozukluk" ya da "psikolojik yapısı hassa kişiler" diye mi nitelendireceğiz?..

 

Elbette, hayır!..

 

Öyle ise... Bu konuyu sadece akşam gün batışında iki saat süreyle görülen VENÜS olayına bağlamak, bize göre son derece havada kalan bir iddiadır...

 

Kesin olan husus şudur ki, ne isim verilirse verilsin, aramızda ya da atmosferde veya güneş sistemi içinde yaşayan birtakım canlılar vardır ki bunlar zaman zaman bize belirli görüntüler ulaştırmaktadır...

 

Bizim bu konudaki en büyük hatamız ise, bu varlıkların varlığını, ille de beş duyumuza ulaşacak biçimde, kabul etmekle başlamaktadır...

 

Asırlar, bize, beş duyu ile tesbit edemediğimiz pek çok şeyin, mevcudiyetini açıkladığı halde; geliştirdiğimiz teknolojilerle, dün "yok" dediğimiz sayısız nesneye bugün "var" demek mecburiyetinde kaldığımız halde; bunlardan hiç  ders almayarak; hâlâ, beş duyu ve elimizdeki teknoloji ile tesbit edemediğimiz şeyleri inkâr ve tevil yollarına sapıyoruz ki, bu gerçekten büyük bir ayıp olmaktadır.

 

"UZAYLILAR" dediğimiz bu varlıklar nelerdir?..

 

Bugüne kadar elimize geçmiş ve üzerinde gerekli ve yeterli inceleme yapılmış biri olmadığına göre, kimse ispatlı bir bir şekilde uzaylılar şöyledir diyemez... Ve başta da bahsettiğimiz gibi bu varlıkların uzmanı da olamaz...

 

Ancak, bu varlıkların elli yıl öncesine kadar kesinlikle yok olup da bu süre zarfında mucizevi bir şekilde aniden ortaya çıktıklarına inanamıyoruz.

 

Öte yandan, asırlar ve asırlardır insanlar yanısıra dünya üzerinde varlığından sözedilen  bir takım varlıklar mevcuttur ki, kimi toplum, bunlara "hayâlet", kimi toplum "ruh", kimi toplumda "peri, CİN, dev," gibi isimler vermiştir.

 

Çeşitli özellikleriyle kendini belli eden, bazen insanlara yardım ediyormuş görünen, bazen de insanların iradelerini zorlayıcı davranışlar ortaya koyan bu varlıklara, Kur`ân nâzil olduğu devrede  de "CİN" adı verilmiştir...

 

Hangi eğitim ve kültür seviyesinde olursanız olun, hangi şartlanma ile kendinizi bloke etmiş olursanız olun; inkâr edilemeyen bir gerçek vardır ki, o da halkın büyük çoğunluğunun kabul ettiği ve değişik isimler ile andığı, insan yanısıra mevcut olup, her an algılanamayan bir takım varlıklar mevcuttur!..

 

Ne kişinin inkârı ile onlar yok olurlar, ne de kabûlü ile bir şey kazanırlar!.. Hattâ insanların onları inkârları, bilâkis çok daha geniş bir alan açar onlara!..Çünkü, görmekteyiz ki, çoğunlukla insanlarla eğlenen. alay eden, aldatan olmadık hayâller peşinde koşturan bu varlıklar, ne isimle anarsak analım, genelde hep insanlara hükmetmekten zevk alan bir türdür!...

 

Esasen, maddi bir bedenle kayıtlı olan insanlara karşı, beden sınırlamalarından uzak bu varlıkların, başka türlü olmaları da beklenemez!.. Ellerinin altında istedikleri gibi hükmedebilecekleri; istedikleri gibi kandırıp eğlenebilecekleri sayısız insan mevcutken, onların böyle bir fırsatı değerlendirmemeleri elbette mümkün değildir...

 

Nitekim, bu gerçeğe Kur`ân-ı Kerim, 6. sûrenin  128`inci âyetinde şöyle işaret ediyor:

 

"... Ey CİN TOPLULUĞU, İNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALDINIZ!.."

 

Evet, ister "UZAYLI" deyiniz; ister eskilerin ve dini terminolojinin kullandığı ismiyle yâni "CİN" adıyla anınız; bu varlıkların en büyük özellikleri, insanları hükümleri altına alarak, onları gerçeğe ters düşen fikirler  ve davranışlar içine sürüklemeleridir...

 

"CİN" denen göze görünmeyen, elle tutulamayan varlıklar çeşitli toplumlara, toplumsal şartlanmalara uygun fikirler ve değerlerle yaklaşarak, onları hükümleri altına alırlar. Kimin, hangi hususta eğilimi var ise, o yolda fikirler ve görüntüler ile kendileerine bağlamaya çalışırlar.

 

Genelde, çok büyük bir çoğunluğa hâkimiyetleri kendilerini bildirmeden ve farkettirmeden olmaktadır.

 

Hükmettikleri kişiler genelde ya İslâm inancını kabul ettiğini  söyleyen kişlerdir, ya da İslâm inancını kabul etmeyenlerdir...

 

İslâm inancını kabul etmeyenleri kandırma şekilleri, öldükten sonra tekrar dünyaya gelineceği esasına dayanan inanç türleridir...

 

Kendilerini UZAY`dan, başka galaksi veya sistemlerden gelmiş varlıklar olarak tanıtmaları  son devrin en büyük zevk konularıdır.

 

Gerçekte bu varlıklar, dünya atmosferi içinde veya dünya üzerinde yaşamaktadırlar. Son derece zeki ve hareket kâbiliyetine sahip oldukları için, insanları bu yönleri dolayısıyla çok rahat kandırabilmektedirler.

 

İnsanları kandırma metodları hep insan beynine yolladıkları dalga impulslar şeklinde olmaktadır. Kişiler bu impulsları frekansına göre, görüyorum veya işitiyorum diye değerlendirmektedirler... Oysa çok büyük bir çoğunlukla ne görmek  mevcuttur, ne de işitme!.. Bu yüzden de böyle bir etki altındaki kişinin algıladıklarını algılayamamakta ve onun hâlini inkâr etmektedirler!.. Bunu  bir misâl ile açıklamak gerekirse, uyanık rüya görmek diye ifade edebiliriz...

 

İslâm dışı inanışlara sahip olanları kandırma yolları en çok ruhlarla görüşme ve uzaylılarla görüşme tarzını kullanmaktadırlar...

 

Genellikle saf yaradılışlı bu kişiler, belirli bir kültürden mahrum oldukları için, gerçekte uzayda başka galaksilerden gelenler vermiş sanmakta ya da ölmüş yakınlarıyla görüştüklerini zannetmektedirler... Bu hususu ilerideki ilgili bölümde daha da tafsilatlı olarak ve delilleriyle anlatmaktayız.

 

Kendilerini UZAYLI VARLIKLAR olarak tanıtmakta olan CİNLERİN yalanlarını açık seçik şöylece ortaya çıkartabilirsiniz:

 

Size, somut bir araç - gereç - cihaz vermelerini isteyiniz!... Bunu asla gerçekleştiremeyeceklerdir!..

 

Çünkü, kendilerini "UZAYLI" tanıtan "CİN" diye bilinen bu varlıkların, insanların hayâl gücü üzerinde tasarruf etmekten öteye yolları geçmez!...

 

Daima beyin yapıları hassas kişileri bulup, onların hayâllerini etkileyerek çeşitli imajlar oluştururlar; ve îcabederse de onların vehmini tahrik ederek, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek sûretiyle korkularını etmek yoluyla, tasarruf altına alıp, hükmederler!..

 

"UZAYLI" olarak kendini tanıtan bu "CİN" isimli dalga yapılı varlıklar, sürekli vaadler ederler; geleceğe dönük sayısız iddialarda bulunurlar; kişilere kendilerinin "MEHDİ" veya "MESİH" veya insanlığın beklenen önderi olduklarını telkin ederler; "ALTIN ÇAĞ" vaad ve hayâlleri sunarlar; hattâ bazen belirli sene rakamları verirler..  Sonra o sene gelip, dedikleri çıkmadığı zaman da, "şartlar oluşmadı, vazifenizi tam yapamadınız, onun için de ileriye atıldı" diyerek yalanlarını örtüp; yeni hayâl balonları şişirirler...

 

Çeşitli "uçan daire, balon, insanımsı" görüntüler veren ve kendilerini hep "UZAYDAN GELEN varlıklar" olarak tanımlayan bu varlıklara kanmak sadece bu konuda bilgisizliğin ve ilmi verilerden haberdar olmamanın sonucudur.

 

Yalan - yanlış bilgiler vermek ve aslı olmayan hayâllerle insanları kandırıp peşlerinden sürüklemekten başka yetileri olmayan bu UZAYLI(!) varlıkların, o kadar çok insanları kandırma yolları vardır ki, bunları tek tek sıralamak hayli güçtür...

 

Bu sebeple, diyeceğiz ki;

 

İster karşınıza, "UZAYLILARIZ" diye gelsinler; isterse de geçmişte yaşamış "evliya veya azizleriz" diye gelsinler, biliniz ki bunlar kesinlikle, eskiden haber verilmiş olan şeytânîyet vasıflı CİNLERDİR!..

 

Daima, insanların vehmini tahrik ederek, var olmayan şeyleri varmış gibi göstererek; sürekli vesveselerini, kuruntularını tahrik ederek, onları ellerinde kukla vaziyetine düşürmek isterler...

 

Bu varlıklardan korunmak istiyorsak, önce onların foyalarını ortaya çıkarmak zorundayız!.. Ki, böylece gerçeği görelim; bu da konuştuklarının yalan olduğunun, vaadlerinin yalan olduğunun ortaya çıkması suretiyle olur...

 

Eğer bir süre içinde sizi kandıramadıklarını görürlerse, zaten kendilerini açık edecekler ve böylece ne oldukları da ortaya çıkacaktır.

 

Ayrıca bu gibi durumlarda, yukarıda bahsettiğimiz duayı çokça okumak suretiyle çevrenizde bir dalga koruyucu kalkan da oluşturabilirsiniz ki, tecrübelerimize göre bunun, CİNLERİN foyasının  ortaya çıkmasında çok büyük yararı vardır...

 

İnanmayanlar tarafından alay konusu olacağını bilmemize rağmen, kesin olarak ifade edelim ki bütün bu uçan daireler veya bu uçan dairelerle gelen kişiler görüntüsünü verenler, hakikatte "CİNLER"den başka bir yaratık  türü asla değildir!..

 

Eski devirlerde, Anadolu`nun veya Batı`nın köy yollarında veya mezarlıklarında perili evler(!)de ve tenha yerlerde insanlara çeşitli görüntilerle insan ya da hayvan şekillerinde görünen CİNler; günümüzde de, eskiye inanmayan ve eskiyi hor gören insanları aldatıp kendilerine tabi kılmak ya da onların bu şekildeki eğilimleriyle eğlenmek amacıyla, uçan daireler şekillerinde gözükerek yeni bir usul tatbik etmektedirler...

 

Ve CİNLER, bu